Yazı Detayı
19 Ağustos 2018 - Pazar 23:53 Bu yazı 2047 kez okundu
 
Beş Şehir’de Erzurum-3
Ömer Özden
omerozden25@hotmail.com
 
 

Ahmet Hamdi Tanpınar, Erzurum’un geçmişte önemli bir ticaret merkezi olduğunu, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sine dayanarak anlatmaktadır. Eski Erzurum’da ticaret hayatının ve bunu canlandıran kervan yolunun; tabaklar, saraçlar, semerciler, dikiciler, çarıkçılar, mesçiler, kürkçüler, kevelciler, kunduracılar, kazazlar, arabacılar, keçeciler, çadırcılar, culfalar, ipçiler, demirciler, bakırcılar, kılıççılar, bıçakçılar, kuyumcular, zarcılar, sandıkçılar, kaşıkçılar, tarakçılar, marancılar, boyacılar, dülgerler, yapıcılar, sabuncular, mumcular, takımcılardan oluşan toplam otuz iki sanatı beslediğini belirtmektedir. Tanpınar, Defterdar Mehmed Paşa ile Erzurum’a gelen ve burada gümrük kâtipliği yapan Evliya Çelebi’nin, şehrin kapılarından bahsederken, sadece esnafın değil, aynı zamanda yabancı tacirlerin de şehrin ticaret hayatına katkı sunduklarını şu cümlelerle anlatmaktadır: “Hakirin kâtibi bulunduğum gümrük bundadır. Dört çevresinde Arap, Acem, Hint, Sint, Hıtay, Hoten bezirgânlarının haneleri de vardır. İstanbul ve İzmir gümrüğünden sonra en işlek gümrük bu Erzurum gümrüğüdür. Zira tüccarına adalet ederler.” Bu yabancı tacirler, Gürcü Kapısı’nda ticaret yapmaktadırlar.(Beş Şehir, s. 178) Erzurum gümrüğü, bu ticari önemini XVII. asırda farklı bir ortamda da gösterir.

Erzurumlular sadece Erzurum’da değil, tarihin çeşitli devirlerinde dünyanın farklı coğrafyalarında da Türk tarihine katkılar sağlamıştır. Onlardan biri, Uyvar’daki Erzurumlu Abbas’ın şahsında somutlaşmıştır.

Osmanlı ordusunun Avrupa’daki son zaferlerinden biri olan Uyvar savaşını padişah IV. Mehmed’e heyecanla anlatan Fazıl Ahmet Paşa’nın bu anlatımı Evliya Çelebi’yi de heyecanlandırmış ve Seyahatname’sinde bundan da söz etmiştir. Bu olayın asıl kahramanı, Erzurumlu Abbas’tır. Tanpınar bu olayı Ahmet Paşa’nın dilinden, Müverrih Raşid’in (Tarihçi Raşid) kaleminden şu cümlelerle aktarmaktadır: “Alelhusus kulunuz yanında Erzurumlu Abbas derler bir yiğit vardır. Uyvar muharebesinde bî bâk ü pervâ kale bedenine çıkıp küffâr-ı hâkisar her çend ki üzerine tüfenk daneleri yağdırırlar, yerinden ayıramayıp düşmana sebat gösterdikçe anı görüp bir yeniçeri dilâveri dahi anın yanına uruc ettiğin sair guzat-ı müslümîn gördükleri saat lücce-i cemiyetleri huruşa gelip zemzeme-i kâfir küş-i tekbir ile cümlesi yekpare yürüyüş ettiklerinde düşmen-i din için adem-i mukavemet mukarrer ve bu tarikle ân-ı vahitte kalenin fethi müyesser oldu, deyu takrir eyledi. Şehriyar-ı inayetmedar hazretleri otağdan has odayı teşrif buyurduklarında mezbur Abbas’ı huzur-ı hümayunlarına getirdip kendüyü vafir istintak buyurduklarından sonra avatıf-ı aliyye-i mülûkânelerinden başına çifte çelenk takıp ve kendü talebiyle hatt-ı hümâyun-u şevket makrunlarıyla Erzurum gümrüğü malından yevmî yetmiş beş akçe tekaüt ulufesi ve dört top kumaş ve dört donluk çuha ve vafir sikke-i hasene ihsan ve karındaşına dahi yine Erzurum gümrüğünden elli akçe ulufe ve mezbur Abbas ile maan bâlâ-yı beden-i kaleye uruc eden yeniçeriye dahi ocağından tekaüt ulufesi verilmesin ferman eylediler.” (Raşid Tarihi, ikinci tabı, cilt I, s. 100).
Tanpınar, Raşit’ten aktardığı cümlelerden sonra, imparatorluğun bu anlama geldiğini, Erzurum ile Uyvar’ı, Bağdat ile Girit’i, Tebriz ile Belgrat’ı, Atina ile Cezayir’i birbirine karışmış bir vaziyette yaşattığını belirtmektedir. Erzurumlu Abbas, Tuna’nın ilerisinde verdiğimiz binlerce muharebeden biri olan Uyvar’ın fethinden muzaffer dönen veya ölenlerin içinde adını bildiğimiz tek insandır. Tanpınar, Uyvareri Abbas’a ve Evliya Çelebi’ye bir minnettarlık borcumuz olduğunu ifade etmektedir. Bu konunun Cevat Dursunoğlu’na Yahya Kemal tarafından söylendiğini belirten Tanpınar, Yahya Kemal’in, Erzurum sokaklarından birine Uyvareri Abbas adının verilmesini tavsiye ettiğini hatırlatmaktadır. Kendisinin de Gürcü Kapısı’ndaki sokaklardan birine Evliya Çelebi’nin adının verilmesini Erzurumlulara tavsiye ettiğini belirterek, böylece Erzurum gümrüğünden maaş veya emekli aylığı alan bu iki insanın hatırasının yaşatılacağına dikkat çekmiştir. (Beş Şehir, s. 179-180) O yıllarda yerine getirilmemiş olan bu isimlendirmelerin günümüzde yapılmasını temenni ediyoruz.

Beş Şehir’de Erzurum’la ilgili yazdıklarının 3. bölümünde Erzurum’un sosyal yapısı ve tanınmış bazı şahsiyetlerinden bahseden Tanpınar, servet ve çalışmanın bulunduğu yerde içtimai hayatın da kendiliğinden şekil aldığını belirterek eski Erzurum’un da muntazam bir çerçeve içinde bulunduğunu kaydetmektedir.

Eski Erzurum’un sosyal hayatında ön sırayı toprak sahipleri almıştır. Bu beyler, mahalli ve askeri idareye de iştirak etmekte, kale dizdarlığı ve muhafızlığı yaparak tam bir toprak aristokrasisi kurmuşlardır. O yıllarda köylü ile çiftçi sınıfının haklarını, toprak sahibi beyler korumaktaydı.

Erzurum kadınları muhafazakâr yapılı olup evlenmelerde denkliğe oldukça dikkat edilirdi. Toprak sahiplerinin kızlarıyla evlenildiğinde onlara ‘paşa’ diye hitap edilirken, esnaf kızlarıyla evlenildiğinde onlara ‘hanım’ diye hitap edilirdi. Aslında bu durum yalnızca geçmişte değil, günümüzde de böyledir ve Erzurum’un eski ve kalburüstü ailelerinin hanımlarına halk arasında hâlâ ‘paşa’ diye hitap edilmektedir.

Eski Erzurum’da ulema sınıfının çok ayrı ve özel bir yeri bulunduğuna dikkat çeken Tanpınar, kendisinin geldiği yıllarda Solakzadeler, Kadızadeler, Müftizadeler ve Gözübüyükler olarak tanınan ailelerin, ulema sınıfının önde gelenleri olduğunu belirtir.

Ulemadan sonraki sosyal sınıfı, başlarında Dabaklar şeyhinin bulunduğu ve şehrin asıl bel kemiğini oluşturduğu esnaf kesimi gelirdi. Esnaf, gücünü ve temelini, artık yok olmuş olan ahilikten almaktadır. Erzurum’da ve diğer Anadolu şehirlerinde ahilik teşkilatı ortadan kaybolmasına rağmen ahilik ruhu hep var olagelmiştir. Esnaf ile eşraf arasında asla bir sürtüşme yaşanmamış, sağlam bir sınıf şuuruyla herkes birbirine saygı duymuştur.

Sosyal hayattaki bu canlılık, camilerde de kendini gösterirmiş. Mesela gençler ve açık fikirli olanlar Caferiye camiine gidip Müftizade Edip Hoca’yı, koyu zahitler Pervizoğlu camiinde Abdülkadir Hoca’nın vaazını, önünde fermanların okunduğu Lala Paşa camiine de her kesimden gidenler olur ve Solakzadelerin vaazlarını dinlerlermiş. Bundan başka Kitapçızade Hafız Hamid Efendi, Ebulhindili Hamdi Bey ve Gözübüyükzade gibi şöhret sahibi hafızlar da özellikle Lala Paşa camiinde Kur’an okurlarmış.

Yaz aylarının hafta sonlarında fakirler de dâhil olmak üzere bütün Erzurumlular, mesire yerlerine gider, varlıklı kesim ise çadırlar kurarak buralarda günlerce kalırlarmış. Bu âdet, günümüzde hâlâ devam ettirilmektedir. Bazı hafta sonlarında ise cirit, at yarışı ve güreş gibi spor müsabakalarını seyretmeye giderlermiş. Buralara gidenler, ayaklarında zığva şalvar, bellerinde Acem şalı, silahlık, üstte gazeki denen cepken ile aba, sırtta ise hartı denen paltolarıyla arz-ı endam ederlermiş. Tebriz Kapı’daki Aynalı Kahve’de Aşık Kerem, Battal Gazi, Kerem ile Aslı gibi hikâyeler dinlenir, âşıklar atışma yapar, muammalar söylenir ve hoşça vakit geçirilir, yaklaşık on asırlık bir geçmişe sahip olan sıra gezmelerinde eğlenilirmiş.(Beş Şehir, s. 181-183) “Musiki zevki de böyle idi. Bütün Erzurumluların bildiği Bar oyunlarında, ciritte, düğünlerde bizi Malazgirt’ten Viyana’ya kadar götüren davul zurna, o maşerî bando çalınırmış. Halk kahvelerinde âşık sazı, eşrafın gittiği gazinolarda, kıraathanelerde -bittabi Tanzimat’tan sonra- takım musikisi varmış. En son takım, Kör Vahan’da santurlu, armonyomlu takımı imiş.” (Beş Şehir, s. 183)

Erzurum’un sosyal hayatındaki düzen, mevsimlerde de kendini göstermektedir. Mevsimler, kendilerine özgü bir teşrifatla gelirdi. Çocuklar, yazın geldiğini çadırcı ustasının eve uğramasıyla öğrenirlermiş. Evdeki çadırlar bahçeye çıkarılıp, çadırcı bunları tamir edince çocuklar, yaz aylarında Boğaz’a, Ilıca’ya veya Pasinler’e gidip kalacaklarını anlarlarmış.

Kışın geldiğini kış boyunca giyilecek kürklerin bakımını yapmak için gelen kürkçüler, Kop dağına ve Palandökenlere kar yağmadan önce şehre gelen Erzincan üzümü ve güneye doğru göçe başlayan kuş sürüleri haber verirmiş. Erzincan üzümü Erzurum’da satışa arz edildiğinden itibaren kış aylarının yaklaştığı anlaşılır. Bu üzüm, sadece Erzincan’da yetişen ve Eylül sonlarında hasat edilen hafif mayhoş bir üzüm türüdür. Kış, Erzurum için farklı bir hayatın başlangıcı demektir. Sıcak sobanın karşısında gümüş tepside gelen demli çayın içilme devri, kışla birlikte başlar. “Şehir, kapılarını kapatır, kendi âleminde yaşardı; kızak üstünde siyah yamçılı, uzun konçlu çizmeli, kıvrak bıyıklı postacıların acayip kurt tipi hikâyeleriyle beraber iki üç haftada bir getirdikleri gazetelerin havadisleri uzun uzun münakaşa edilir, geçmiş zaman hâtıraları anlatılır, dedikodu yapılır, çok zarif, ustalıklı cümlelerle eşe dosta tariz edilirdi. Belki de bu kapalı kış aylarının beslediği sohbet yüzünden hemen her Erzurumlu biraz nükteci, biraz hicivcidir. Fakat her şeyde olduğu gibi, her nesilden birkaç kişi bu umumî mazhariyetin üstüne çıkar. Bunlar konuşma sanatının şöhret kurmuş ustalarıdır.” (s. 182-183)

Erzurum, Malazgirt savaşından önce Türklerin eline geçmiş ve o zamandan itibaren Türk vatanı olmuştur. Şehirde o vakitten sonra Türk nüfus, diğer unsurlardan fazla olmuştur. “Mütareke yıllarında Ermeni meselesi dolayısıyla Erzurum’a gelmiş olan Amerikan heyetine o zamanın Belediye Reisi Zâkir Bey’in verdiği cevabı kim hatırlamaz? Tercümana:
‘- Dilmaç, bana bak, bu beyler uzun boylu anlatıyorlar. Ben kısa bir misalle Erzurum’da ekseriyet kimlerde idi, Generale anlatayım.’ diyerek heyeti oturdukları evin penceresine götürmüş,                                                                                                                                                   ‘- Bakın, demiş, şurada bütün şehri saran bir taşlık var. Onun da ortasında yirmide biri kadar duvarla çevrilmiş bir yer var. O büyük taşlık Müslüman mezarlığı, o küçüğü de Ermeni mezarlığıdır; bunlar kendi ölülerini yemediler ya!’
Erzurum’da Türklerin daima ezici bir çokluk hâlinde yaşadıkları bin türlü şekilde gösterilebilirdi. Zâkir Bey’in hazır cevaplılığı bunların en kısasını, itiraza yer bırakmayanını bulmuştu.”(Beş Şehir, s. 183-184)

Erzurumlular, belki de kış mevsiminin uzun oluşundan dolayı konuşmayı sevmektedir ve şehir, bağrında geçmişten bu yana Zakir Bey gibi söz ustalarının çokça barındırmaktadır. Tanpınar, Erzurum’a geldiğinde kendisinden çok bahsedilen Kaleli Burhan Bey gibi önemli bir hiciv ve istihza (alay) ustasını, 1923’den önce öldüğü için görememenin hüznünü yaşarken,  Cevat Dursunoğlu’nun odasında tanıdığı Edip Hoca’yı tanımaktan duyduğu hoşnutluğu uzun uzadıya anlatmaktadır. Edip Hoca, Tanpınar’a 1923’ün Erzurum’unda neşesi, pervasızlığı, mücadele azmi ve hazır cevaplılığıyla sanki XVI. veya XVII. asırdan kalma bir tarihi şahsiyeti hatırlatmaktadır. Bakkallık yapan Hakkı isimli bir dostundan denemek için bir bardak alan Edip Hoca, ertesi gün bardağı geri getirince arkadaşı ‘bunun neyini beğenmedin?’ diye sormuş. Edip Hoca da ‘Hakkı, sabah, çayı bardağa doldurdum, şöyle bir kendime baktım bir de bardağa, gördüm ki bardak güzel ama bana uymuyor. Hele Hakkı can, sen bana biraz daha büyüğünü bul!’ demiş.

Meşrutiyet’in ilk yıllarında İttihat ve Terakki’nin bir üyesi olarak Arnavutluğa gönderilen heyet arasında Edip Hoca da varmış. Edip Hoca, bu seyahat sırasında başından geçen bir hikâyeyi sıkça anlatmaktadır. Ahmet Hamdi Tanpınar’a da anlatmış.

Arnavutluk’ta bir Arnavut beyinin evinde misafir kalırlarken, Bey’in dağ kabilelerinden birinin reisi de bütün maiyetiyle birlikte konağa gelmiş. Mahalli töreye göre eski ve yeni misafirlerin birlikte ağırlanması ve aynı odada yatmaları bir gereklilikmiş. Ev sahibi bunu Edip Hoca’ya nezaketle anlatmış ve bu adama karşı dikkatli olmasını sıkı sıkı tenbihlemiş. Edip Hoca da ‘çare yok katlanacağız’ demiş. Gece yataklar serilmiş; yeni misafir, kendi yatacağı yatakla, Edip Hoca’nın yatağının arasına silahlarını, dolu tabancasını, fişenkleriyle tütün tabakasını yerleştirip yatağına girmiş ve ‘Hoca! Seninle konuşacaklarım var!’ demiş. Adam, kardeşinin kızına âşık olduğunu, onunla evlenmek istediğini, ama sağdan soldan insanların bunun haram olduğunu söylediklerini, buna bir çare bulacağını umarak kendisiyle görüşmek için bu konağa özellikle geldiğini Edip Hoca’ya anlatmış. Edip Hoca doğal olarak ‘Bunun olması imkânsız, kardeşinin kızı senin kızın sayılır, bundan dolayı da haramdır’ diye kestirip atmış. Fakat adam Edip Hoca’nın fikrini sormayıp bu işe fetva vermesini istediği için bu cevap hoşuna gitmemiş ve Hoca’yı ikna etmeye çalışmış. Hoca ikna olmayıp böyle bir şeyin her açıdan sakat ve haram olduğunda ısrar edince kabile reisi, sinirlenmiş ve Edip Hoca’yı küfürle itham ederek tabancaya sarılmış. Edip Hoca, bir tabancaya bir de kapı ile arasındaki mesafeye bakmış, kapıya uzak olduğunu görünce bir çare aramış; kaçmayı denese kapıya ulaşamadan vurulacağını anlamış, zaten her tarafta bu dağlının adamlarının bulunduğunu da düşününce ister istemez ‘Hele, Bey, dur, acele etme! Anlat bana. O kızın babası olan kardeşin senden büyük mü küçük mü?’ Arnavut, ‘Benim büyüğümdür’ cevabını verince Edip Hoca, ‘Mesele değişti. Niye baştan söylemedin bunu. Küçüğün olsaydı tabii haramdı, evlenemezdin. Çünkü senin oğlunun kızıyla evlenmek gibi bir şey olurdu. Ama büyük olunca… o zaman helaldir. İstediğini yaparsın!’ demiş.

İşlerin yoluna girdiğini gören Arnavut ‘Yaşa bre Hoca. Zaten bana senin büyük âlim olduğunu söylemişlerdi. Yak bi cıgara!’ der ve Edip Hoca o geceyi sabaha kadar tütün içerek geçirir.

Bu hikâye üzerinde sonraları çok düşünen Tanpınar, burada ahlaki bir meselenin bulunduğunu ve çok kimsenin İzzet Molla’nın

            Meşhurdur ki zulm ile olmaz cihan harâb

            Eyler anı müdâhane-i âlimân harâb

 

beytini tek başına okuyunca Edip Hoca’yı itham edip onun bu tutumunda Osmanlının yıkılışının sebeplerini bile bulabileceklerini görmektedir. Fakat bazı değerlerin ancak müsait ortamlarda korunabileceğini düşünenler, Hoca’yı hoş görebilirler. “Osmanlı tarihindeki dram, Edip Hoca gibilerin tavizinden ziyade bu tavizi istemenin muayyen bir devirden sonra adeta tabii hal oluşundandır.” (Beş Şehir, s. 183-188)

Tanpınar’ın Erzurum’da tanıdığı bir başka söz üstadı hakkındaki satırlarıyla bu haftaki yazımızı tamamlayalım:

“Erzurum'da hikâyelerini dinlediğim insanlardan biri de 93’de Erzurum mebusu olan Ahmet Muhtar Bey’dir. Onun hayatını ana tarafından torunu olan Cevat Dursıınoğlu’ndan sık sık dinledim. Beğenmediği bir valiyi övdüğü için öfkelendiği Envar-ı Şarkiye gazetesini, her hafta, uşağı Ömer ağaya: ‘O maşayı al, o kâğıt parçasını o maşa ile tut, o sobayı aç, şimdi içine at, sen de git, elini yıka’ diyerek sobaya attıran bu adamın yapmacığı fazla hiddetleri, göreneğin güçlükle hapsettiği bütün bir mizacı gösterir.
İşte Erzurum’da benim en sevdiğim şey bu mizaç oldu.” (Beş Şehir, s. 188)

(Bir sonraki sayıda devam edecek)
 

 

 
Etiketler: Beş, Şehir’de, Erzurum-3,
Yorumlar
Haber Yazılımı