Yazı Detayı
29 Eylül 2020 - Salı 23:58 Bu yazı 288 kez okundu
 
Erzurum'dan Edirne'ye Oradan Balkanlara (V)
M.Hanefi İSPİRLİ
m_h_ispirli@hotmail.com
 
 

Mostar’a ışık tutan köy; Poçitel

Mostar’a ulaşmadan önce öyle bir köy var ki; ismi Poçitel. Bu köy için, rahatlıkla Anadolu’nun bakımlı herhangi bir köyü denilebilir. Camisi, hamamı, medresesi, taş evleri ile tipik bir Osmanlı köyü.

İçindeki eski eserler 16-17. yüzyıl dönemine ait Osmanlı eserleri... Osmanlı’nın bu yerlerdeki yüzük taşı gibi duruyor. Neretva nehrinin kıyısında kurulmuş.

Türklerden kalan en önemli eser 1563'de inşaa edilen Hacı Aliya Camii. Caminin Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mimar Hayrettin tarafından yapıldığı biliniyor. Cami, Hırvatlarca ağır bombardıman sonrası yerle bir olmuş. Savaştan sonra Şişman İbrahimpaşa Medresesi ile birlikte yeniden inşaa edilmiş. Caminin içindeki Türk işi kalem oymaları da bu bombardımandan nasibini almış.

Yeniden onarılmış, yaraları sarılmış ama ruhunda hep tank mermilerini, makineli tüfek seslerini barındıracak. Sadece 21 kişilik bir Türk nüfus yaşamaya devam ediyor.

Mostar’da Mostar…

Mostar’da, Mostar Köprüsü, iki tarafındaki kuleleri, 43 cami, mescit, hamam gibi ecdat yadigârı yapıları ile Osmanlı mimarisinin hâkimiyetini açıkça görebiliyoruz.

Mimar Sinan’ın iki eserinin bulunduğu, yolları, binaları, camileriyle Müslüman şehir Mostar’dayız.

Neretva Nehri üzerindeki, hilal görünümündeki ve zihnimde kartpostal gibi yer etmiş olan Mostar Köprüsü hemen karşıma çıksın istiyorum. Sanki yeryüzünde onu ilk defa görecek olan ben olacağım gibi bir hissiyatla adımlıyorum yolları.

Dar çarşının bittiği noktada köprüye adım attığımda Müslüman mülkünün dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da yok edilmesi için yürütülen kanlı, kansız; örtülü, açık bütün saldırılar geçiyor gözümün önünden.

Kervan yolcuları Yunus Emre Enstitüsü’ne doğru yol alırken ben yine firar ediyorum.

Enstitünün bulunduğu yolu takip ederken karşılaştığım caminin bahçesinde başörtülü iki kızın Türkçe biliyor olması umudu ile yanlarına yaklaşıyorum. Yunus Emre Enstitüsü’nün öğrencileriymişler. Koski Mehmet Paşa Camisiymiş. Caminin hemen yanındaki şehitlikte onlarca mezar var. Kızlar, bunlardan Mostar ve Saray Bosna’da yüzlerce olduğunu söylüyorlar.

Aklıma Akif’in “Bir hilal uğruna Yarab ne güneşler batıyor” mısrası ve o hilalin vücut bulmuş hali Mostar Köprüsü geliyor. Şiirde nesnel karşılık bu olmalı diyorum.

Gözlerim buğulanıyor… Taşlardaki tarihlere bakıyorum; 19, 20, 22 yaşlarında civanmert delikanlılar yatıyor. Sükût içerisinde. Mostar Köprüsünün üzerinde, nehre atlamak için para toplayan gençle aynı yaşlardalar.

Sağlı sollu dar sokaklara sapıyorum. Her sokak diğerine benziyor ama kesinlikle farklı. Bazı büyük binalar savaştan bu yana neredeyse hiç dokunulmadan duruyor. Mermi izleri, yıkık dökük pencereler…

Halkın ruhunda ise tank mermileri ile yıkıldıktan sonra yeniden yapılan Mostar Köprüsü’nün tarihi kadar eski yaralar var.

 

Saraybosna, Aliye İzzet Begoviç ve hüzünlü ayrılık…

 

Bosna’nın başkenti, 500 bini aşan nüfusu ile soykırıma şahitlik etmiş Saraybosna’dayız.

2.Dünya savaşından sonra savaş tarihinin kaydettiği en uzun kuşatmayı yaşamış şehirdeyiz.

Camilerin, Ortodoks ve Katolik Kiliselerinin, Sinagogların neredeyse yan yana olduğu şehirde tuhaf bir gariplik hissediyorum. Mostar’daki gibi oradan oraya koşma isteğim yok.

1992 yılında Palandöken Sanat-Edebiyat Dergisi’nin Kurban Bayramına rastlayan sayısının kapağına siyah bir bant çekip; “Saraybosna’da Müslümanlar keskin nişancılara hedef olmamak için Bayram namazını oturarak kıldılar” diye yazmıştım. Rahman Ademi’ye o keskin nişancıların nerelerden ateş ettiğini soruyorum. Yakınlardaki tepeleri gösteriyor.

Zaten 90’lardan kalmış gibi her yer, savaşın izleri her yerde belli; duvarlarda yerlerde… Hoca bunları gösterip anlatırken parmağından, kolundan vuracaklar gibi ürperiyorum. Saraybosna, Müslüman mülkünün bu coğrafyadaki parmağı, eli, kolu.

Çocuklar, anneler Pazar yerlerinde, kundaklarında, oyun alanlarında alçakça katledilmiş.

Bu hissiyatla Baş Çarşı’ya indiğimizde yüreğimi tanıdık bir his kaplıyor. Çarşıyı dolaşıp hemen yakınında bulunan Gazi Hüsrev Bey camiye geçiyoruz. Yapımı 1530 yılında tamamlanan cami, ismini Kanuni Sultan Süleyman devrinde Bosna Sancak Beyi olan Gazi Hüsrev Bey’den almış ve Mimar Sinan’ın eserlerinden biri. Aynı şekilde Gazi Hüsrev Bey Bedesteni dimdik ayakta ve cıvıl cıvıl.

Vurdular, katlettiler, tarihten silmeye çalıştılar. Müslümanların bir tane yiğit evladı vardı bunlar olurken; Aliye İzzet Begoviç.

Yunus Emre Enstitüsü’ndeki programda da söylüyorum. Bu yaşıma kadar beni derinden sarsan, ruhuma şekil veren üç liderden birinin gezdiği, endişelendiği, halkı için yürüttüğü siyaset ile 20.yüzyıla damga vuran bilgeyi adeta hücrelerim ürpererek hissediyorum.

Onun kabrine doğru yola koyulduğumuzda, ne böbreğimdeki taşın iyice çekilmez hale gelen sancıları, ne yorgunluğum umurumda değil. Binlerce şehidin ortasında, kurtuluş mücadelesine önderlik etmiş Aliye’nin kabri öyle mütevazı ve öyle sade ki… Birlikte mücadele ettiği binlerce şehitle kucak kucağa.

Arkadaşlar kabrin etrafına kümelenip Kur’an okurken ben gözlerim dolu dolu mezarı seyrediyorum. Dört sütun üzerinde sıradan bir kubbe ve iki taşın altında yatan Aliye. Dua, dua ve verdiği mesaj.

Murat Hüdavendigar’ın Bursa’daki kabrini hatırlatıyor bana. Lider, hayatı, dünyayı algılaması, algılatması…

Ne çok söylenecek söz var bununla ilgili. Yazmak ümidi ile…

Eski Çarşı’da biraz aradıktan sonra yıllar önce Aliye’nin dua ederken çekilmiş bir fotoğrafından bildiğim bereden alıyorum.

“Toparlanın Gitmiyoruz…”

Ve vakit tamam.

Son kareyi savaş esnasında yakılan Milli Kütüphaneden çekiyorum. Havaalanına doğru giderken kim söyledi hatırlayamıyorum ama otobanın Türkiye’den bir firmanın yaptığını söyleyen arkadaş buralardaki çözüm cümlesini söylüyor; “Ya AB, ya Türkiye ya Kaos!”

Rumeli’yi, Adriyatik’i, Erzurum kadar nüfusu olmayan ülkeleri, nehirleri, şehirleri; evlad-ı fatihan’ı ve yüreğimi bırakıyorum. Sevdalarıma yeni ve büyük bir sevda daha ekleniyor.

İsmet Özel’in “toparlanın gitmiyoruz” deyişini hatırlıyorum. Çünkü gitmiyoruz, Edebiyatın, sanatın, kültürün gücü ile burada kalıyoruz.

Erzurum ve doğu buralara ne kadar uzak kalmış? Hayıflanmamak mümkün değil.

Notlarımın arasına “bütün bu Türk yurtları, Kafkaslar dâhil, mutlaka bir ‘Dış Türkler Bakanlığı’ kurularak kucaklanmalı” diye yazıyorum.

Sahi, 11 gündür Türkiye’de neler oluyor? Valla hiç merak etmiyorum. Çünkü Türkiye büyük ve ilelebet payidar kalacak. Biz, yüzümüzü buralara çevirelim…

 
Etiketler: Erzurum'dan, Edirne'ye, Oradan, Balkanlara, (V),
Yorumlar
Haber Yazılımı