Yazı Detayı
16 Şubat 2020 - Pazar 17:42 Bu yazı 402 kez okundu
 
Şahadet Kalesi Yıkılmayacak!
Ömer KOZ
omerkoz99@gmail.com
 
 

 

Biz, kısık sesleriz... Minareleri, Sen, ezansız bırakma Allah'ım! Ya çağır şurada bal yapanlarını, Ya kovansız bırakma Allah'ım! Mahyasızdır minareler... Göğü de, kehkeşansız bırakma Allah’ım! Müslümanlıkla yoğrulan yurdu, Müslümansız bırakma Allah'ım!

Bayrak şairimiz, büyük insan Arif Nihat ASYA'nın "Dua" şiirini okurken yürekten gelen "amin, amin" sesleri, şanlı şehitlerimizin ve kahraman vatan evlatlarımızın bağrında "La ilahe illallah, Muhammeden Resulullah" şahadeti ile birleşiyor.

O mübarek şehit kanlarının rengiyle yoğurduğu kırmızı, İslam'ın tüm nurunu yansıtan hilale ve milletimizin parlayan yıldızına bakarken " Ey hilal ve yıldız, ben ve siz bu aziz milletin kaderiyiz. Bu şanlı millet bizi yerde ve gökte sonsuza dek dalgalandıracak. Biz bir araya gelene kadar ne bedeller ödendi bilir misiniz?" diyor.

Yüce dinimiz İslam'a ve onun mensuplarına yönelik saldırılar asırlardır devam ediyor. Dert İslam'ı yok etmek ve Kur'an-ı Kerim'in hükümlerini her ne kadar ortadan kaldırmak olsa da; bunu planlayan gafillerin unuttuğu en önemli ve tek nokta da şu:

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de Enfal Suresi'nde şöyle buyurmaktadır:

"Hani kâfirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da (Mekke’den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır."

“Bu ümmetin, bu aziz milletin ardından” plan kuranların unuttuğu bu ayet tüm İslam ve ümmet düşmanlarına ders ve cevap veren bir ayettir.

Yesi'deki kutsal aşkın mayası Malazgirt'te Alparslan'ın rüyası Söğüt'teki has kilimin boyası Bir güzel ülküdür gönül verdiğim.

diyerek şiirine başlıyor Bahattin Karakoç. Anadolu’nun rüzgârını şiirin sinesine çektirip kalemindeki mürekkebe yansıtarak, kutlu bir zaferi ve davayı anlatıyordu. Ne güzel bir davaydı: Vatana, millete, bayrağa ve İslam sancağına sahip olmak Karakoç için. Alparslan’ın kılıç sesi, kelimeler arasında kavis çizerken, Domaniç’ten Söğüt’e uzanan vadilerdeki ağaçlar yerlerinde duramıyordu.

Üstad Necip Fazıl da, Karakoç’un şiirine başka bir açıdan bakarak içindeki fırtınaları nağmelere böyle döküyordu:

Tohum saç, bitmezse toprak utansın! Hedefe varmayan mızrak utansın! Hey gidi Küheylan, koşmana bak sen! Çatlarsan, doğuran kısrak utansın! Eski çınar şimdi Noel ağacı; Dallarda iğreti yaprak utansın!

Ve Faruk Nafiz Çamlıbel’in sesi geliyordu çok uzak diyarlardan. Mübarek vatan topraklarında karış karış filizleniyordu bu çığlık:

Kazanmak istersen sen de zaferi Gürleyen sesinle doldur gökleri Zafer dedikleri kahraman peri Susandan kaçar da coşana gider.

Bu yolda herkes bir ey delikanlı Diriler şerefli ölüler şanlı Yurt için dövüşen başı dumanlı Her zaman bu şandan, o şana gider.

Tabii söz konusu ulu bir dava olur da Fazıl Hüsnü durur mu? O da bu sözlerin devamını mısralarına şöyle ekliyordu:

Hem kısaydı Ayasofya tekbir seslerine, Dardı hem. Hava bir yeşille Bismillah gibiydi, Gökyüzü bir bahardı hem. İhtiyar yeniçerim öpmüştü İstanbul toprağını, Duymuştu lezzetini yeryüzünün. Nesilleri mest eden bir aşk ki ardında, Bir cihan vardı hem.

Ne güzel bir davamız var! Hakk davası, vatan ve millet davası diyordu gönül erleri. Sancaklarımız gök kubbede yankılansın. Ezan sesleri gökyüzünü aydınlatsın. Zafer nidaları sarsın dört bir yanı tekbirlerle…

 
Etiketler: Şahadet, Kalesi, Yıkılmayacak!,
Yorumlar
Haber Yazılımı