Yazı Detayı
28 Haziran 2020 - Pazar 14:39 Bu yazı 1044 kez okundu
 
TAŞRADA YAZARLIĞIN ZORLUĞU
Ömer Özden
omerozden25@hotmail.com
 
 

Ülkemizde okumayı ve yazmayı bilenlerin sayısı, geçmiş yıllara nispetle giderek yükselmekte, okullu olma oranı her geçen yıl artmaktadır. Hatta vaktinde çeşitli sebeplerle okuyamayanlar için açılan okuma-yazma kurslarıyla herkesin okuyan ve yazan olması sağlanmaktadır. Diyebiliriz ki birkaç yıla kalmaz, Türkiye’de okuması ve yazması olmayan insan kalmaz. Lâkin bu durum, her okuma yazma bilenin okur-yazar olmasını gerektirir mi? Asıl sorulması gereken soru bu olmalıdır. Çünkü okumayı yazmayı bilen herkes, maalesef okur ve yazar değildir. Alfabeyi bilip bir şeyler yazabilmek ‘yazar’ anlamını ifade etmediği gibi, yazılan bazı şeyleri okuyabilmek de ‘okur’ olmak anlamına gelmemektedir. Öyleyse okur-yazar olmak ne demektir?

Önce okur olmanın anlamı üzerinde duralım. Okur olmak demek, okuduğu yazıyı neden ve niçin okuduğunu bilmek, okuduğu metni anlamak, onu tahlil ve tenkit edebilmek ve değerlendirmede bulunabilmektir. Oysaki okumayı çok basite alıyoruz. Bir gazeteyi eline alıp beş dakikada; bir dergiyi on, on beş dakikada, bir kitabı da yarım saat içerisinde okuduğunu söyleyenlere çok rastladım. Buna şaşırmamak mümkün değil; çünkü bu, okumak değil, gözden geçirmek veya hızlıca taramak demektir ki bunu araştırmacılar sık sık yaparlar. Böyle bir gözden geçirmede, aradığınız şeyi bulmayı gaye edindiğiniz için, onu algıda seçicilik yöntemiyle buluncaya kadar gözlerinizle arar, bulduğunuzda da o kısmı daha dikkatle okursunuz. Ancak tekrar söylemek gerekir ki bu, kitabı, dergiyi veya gazeteyi okumak değildir. Öyleyse okumak, okuduğunuz şeye bütün dikkatinizi vererek her kelimesi, her cümlesi, her paragrafı, her sayfası üzerinde düşünmek, onu didik didik etmek, notlar almak ve eleştirebilmektir.

Buna rağmen düz okumak daha kolaydır. Çoğu insana kitap okumalarını tavsiye ederken de bu tür okumaktan söz etmekteyizdir. Böyle bir okuma, çok kolay olmasına rağmen, yine de günümüz insanına çok zor gelen bir iştir. Çünkü okumayı bir iş olarak kabul etmiyoruz. Eskiden yarışma programlarında yarışmacılara ‘boş zamanlarınızda ne işle uğraşırsınız?’ diye sorulurdu; onlar da alışılageldik olarak ‘kitap okurum, sinemaya giderim, bulmaca çözerim’ gibi cevaplar verirlerdi. Şimdilerde artık böyle sorular sorulmadığı gibi ‘kitap okuyorum’ demek zorunda da kalınmıyor. Çünkü gelişen iletişim çağında çoğu insan, kitap okumak yerine telefon veya internet üzerinden duyduklarıyla yetiniyor. Bu bakımdan maalesef ülkemizde kitap okuma nispeti, oldukça düşük. Birkaç yıl önce yayınlanan bir istatistikte, Türkiye’de okuma oranının kişi başına yılda altı saat olduğunu okumuştum. Bunu yukarı çekmek için öğrencilerime kitap okutma yolunu seçtim ama bazı öğrencilerimden, ‘kitap okumaktan nefret ettikleri’ni duydum ve adeta kahroldum; üstelik kitap okuttuğumdan dolayı şikâyet edildim; bu sebeple şimdi artık kitap okumalarını istemiyorum! 

Bir şeyin okunması için önce yazılması gerek. Yazmak ise okumaktan birkaç kat daha zor. Fakat gelin görün ki asıl zor işi yapan yazar olmasına rağmen yazdıkları, okur adı verilecek olan muhatap tarafından, zor iş denilerek okunmamakta ve okur olunamamaktadır.

Anladığım kadarıyla günümüzde kitap okumak da sanıldığı gibi kolay bir iş olmasa gerek. Bu, işin bir başka boyutu ve başka bir yazı konusudur. Biz yazma eylemi ve bu eylemin öznesi konumundaki yazarlığa bakalım.

Yazmak gerçekten de zor bir sanat. Fakat yaşadığımız dünyada zor olmayan ne var ki yazmak da kolay olsun. Yazar olabilmek için her şeyden önce zengin bir bilgi donanımına, güçlü bir hayal dünyasına, okuduğunu anlama yeteneğine, metin tahlil edebilme ve sentez kabiliyetine, Türkçemizin dil bilgisini çok iyi derecede bilmeye, karşılaştırma yapabilme gücüne sahip olmak gerekmektedir.

Mesela tek başına hayal gücü de iyi bir yazı yazmak için yeterli değildir; bunun bir şartı da hayal veya düşünceleri iyi bir şekilde kurgulamaktır. Kurgu da yetmez, kelimeleri ve cümleleri en anlaşılır biçimde istiflemektir. Bir başka deyişle yazıda bir bütünlük olmalı, birbirinden kopuk cümleler bulunmamalıdır. Her önceki cümle, hem anlam olarak hem de zaman kipleri olarak bir sonraki cümleyi de hazırlar nitelikte olmalıdır. Yazıda ifade ve anlam bütünlüğü de önemli olduğu için, paragraf tamamlandığında sonraki paragrafın alt yapısı da hazırlanmış olmalıdır ki merdivenden boşluğa düşer gibi paragraftan diğerine düşülmesin.

Yazıda, anlaşılan bir dil ve okumayı kolaylaştıran bir üslup geliştirilmesi de önemlidir. Kendini kanıtlamış her yazarın, kendine özgü bir üslubu vardır. Üslup, o kadar ayırt edicidir ki yazar, yazısına adını yazmasa bile, okuyucusu yazıdaki üsluba bakarak bu yazının kime ait olduğunu anlayabilir. Yani yazar, okuyucusuna kendisini tanıma mümaresesi kazandırır.

Eski zamanlarda dini eserler dışında çok az yazan bir millet olduğumuzu söyleyebiliriz. Ancak günümüzde eline telefon alan ve sosyal medya kullanan herkes bir şeyler yazıyor. Daha doğrusu yazdığını zanneden herkes, kendisini yazar zannetmeye başladı. Ama ne yazdıklarını kendileri de anlamayan, Türkçemizin katledildiği yazıları yazmayan neredeyse kalmadı. Bir zamanlar Yahya Kemal eskiler için “çok az yazmışız, çok kötü yazmışız!” demişti. Şimdi artık maalesef daha kötü yazıyoruz.

Sosyal medyayı geçtik, kitap ve dergi yazısı yazanların da bir kısmının çok kötü yazdığına tanık oluyoruz. Bilgisayarın başına geçip interneti de açtıktan sonra yazar olmak için hiçbir engel kalmıyor. Çünkü kendilerini yazar olarak niteleyen nice insan, neredeyse hiç okumadan yazıyorlar; üstelik bu sözde yazarlar, (sözümüz gerçek yazarlara değil) günümüzün okumayı beyhude bir iş olarak gören yeni nesil gençliği tarafından kapış kapış okunuyorlar. Birkaç yıl evvel bir kitap fuarında genç bir yazarla yan yana gelmiştik. Aşk üzerine bir kitap imzalıyordu. Ben de aşk üzerine yazmış olduğum Yaratıcı Aşk isimli kitabım için orada bulunuyordum. Kendisine imzaladığı kitabını ne kadar zamanda hazırladığını, bunu yazabilmek için kaç kitap okuduğunu sordum da aldığım cevapla adeta sarsıntı geçirdim. “Hocam dedi, başkalarını okuduğumda onların düşüncelerinden etkilenirim ve kitabım orijinalliğini yitirir diye hiçbir kitap okumadım. Tamamen içimden geçenleri yazdım ve çok kısa bir sürede bu kitap çıktı!” dedi. Üstelik bana “Hocam size tavsiyem sosyal medyayı iyi kullanın, bakın o zaman kitaplarınız çok tanınıp satılacaktır!” diye bir de öğüt verdi.

Hiç kuşku yok ki nicelik arttıkça, nitelik azalır. Bu tarz yazanların sayısı hiç de az değil; bundan dolayı yukarıda anlattığım hatıram, marjinal bir örnek değil; çünkü böyle birçok kişiye rastladım. Ama bu demek değildir ki ülkemizde nitelikli yazar yoktur. Aksine, günümüzde şöhretlerini Türkçemize olan hâkimiyetlerinden, üsluplarından, muhayyilelerinde canlandırdıklarını düzgün ve doğru ifade ettiklerinden, kurgularından, yaptıkları tasvirlerinden ve daha isimlendiremediğim birçok niteliklerinden alan nice yazarlarımız var ki eserlerini okumanın tadına varamazsınız. Her okudukça başka türlü anlamlar çıkarır, farklı yorumlarda bulunursunuz. Meşhurlukları, kendilerinden menkul değil, okuyanların tanıtmalarıyla kazanılmıştır. Bu yazarların okurları, okumayı bilen, okuduğunu eleştirebilen, okuduklarından yeni bilgiler üretebilen entelektüel şahsiyetlerdir.

Bir de yukarıda belirttiğim örnekte görülen, kerametleri kendinden menkul olan ve saman ateşi gibi bir anda şöhret basamaklarını çıkarak yazdıkları çok kısa zamanda yüzbinleri bulan yazarlar vardır. Bunların çoğu yazmayı öğrenmeden yazan, başka bir deyişle okumadan ve yazmadan yazar olanlardır! Cümleleri anlamsız veya çok basit, yazdıklarında ne bilgi ne irfan bulunan, çoğu internetten aşırma olan, zarfı (dışı-kapağı) ve adı çok iddialı, fakat mazrufu (içi) tam anlamıyla boş, boş olduğu için de teneke gibi vurulduğunda çok ses çıkaran, herkesin dilinde dolaşan, kitap fuarlarında yüzlerce insanın metrelerce kuyruklar oluşturarak imza attırdıkları, lâkin yapılan reklamdan etkilenerek alındığında, kitaptan anlayanlarca daha birkaç sayfa okunur okunmaz kenara bırakılan yazarlardır bunlar.

Bu yazarlar, daha çok İstanbul’da yazı hayatına başlayan ve sürdürenlerdir. Nasıl ki eski zamanlarda kaset çıkarmak isteyenler kendilerini İstanbul’a, Unkapanı’na gitmek zorunda hissederlerdi, bunun gibi şimdilerde şöhretli yazar olmak isteyenler de İstanbul’u mesken edinmektedirler. “Ülkemizde kültürün başkenti, İstanbul’dur” dersek yanlış bir hüküm vermiş olmayız. Kaliteli kitapların büyük bölümü İstanbul yayınevlerinde basılmaktadır. Bununla birlikte iletişim vasıtaları sayesinde artık her yer İstanbul’a dönmüş durumda. Fakat yine de taşradaki okurlar, İstanbul’da veya Batı vilayetlerimizdeki büyük kentlerde ikamet eden yazarları tercih etmekte, taşralı insanlarımıza yazar tanıtmak ve halkı aydınlatmak isteyen çeşitli kurumlar da bu büyük kentlerdeki yazarları davet ederek hemşehrilerini mutlu etmektedirler. Sözgelimi aynı konuyu Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde çok iyi anlatabilecek yazarlar bulunmasına rağmen, kurumlar konferansçı yazarları Batı vilayetlerinden çağırmaktadırlar. Hâlbuki belediyeler, okullar veya şehirdeki diğer kurumlar, bir konuda bilgi desteğine ihtiyaç duyduklarında, o konunun uzmanı kendi şehirlerinde mevcut ise önceliği ona tanımalı, olmadığı takdirde büyük şehirlerdeki şöhretli yazarlara müracaat etmelidirler.

Fakat Erzurum’da söylenen “ev danası, öküz olmaz!” diye bir söz vardır. Bu söz, kısadır ama çok şey anlatır. Aslında bu sözle anlatılmak istenen, işe yaramaktır; ama sözü mecazi anlamında anlamak istersek pek de heveslenilecek bir söz değildir. Neticede olunması istenen varlık, anlama özürlü, kaba saba insanlar için mecazen kullanılan bir canlı türüdür. O yüzden taşralı yazarların evlerinde kalmayı tercih etmesi daha iyi gibi geliyor bana.

Kanaatimce taşrada yazanlar arasında çok üst seviyede yazarlar bulunmaktadır. Bu yazarların farkına varılmalı ve onların da edebiyatımıza, düşünce, sanat ve bilim hayatımıza daha fazla katkılar sunmaları sağlanmalıdır. Bu da ancak onların tanınıp bilinmeleriyle olabilir. Meşhur sözdür: “Marifet, iltifata tâbidir!”

 

 

 
Etiketler: TAŞRADA, YAZARLIĞIN, ZORLUĞU,
Yorumlar
Haber Yazılımı