Depremde ölenleri onlar yıkadı... K. Bilici'nin yazısı!

DEPREMİN KABRİSTANINDAN NOTLAR

Yaşam Yayın: 06 Şubat 2026 - Cuma - Güncelleme: 06.02.2026 14:05:00
Editör - erzurummedya
Okuma Süresi: 11 dk.
693 okunma
Google News

Gece her zaman ki gibi aynı geceydi. Kış gecesiydi, soğuk; ayaz ve ürpertici.
Erzurum’dan gönüllü görevliler olarak yola çıktığımızda nereye gittiğimizi biliyordum ama neyle karşılaşacağımı tahmin bile edemiyordum.
Çok karanlık görmüştüm, çokça ışıksız gece. Hiçbiri bu yolculuktaki ve sonrasında olanlar kadar derin ve sarsıcı değildi.
Öyle çok şey değişecekti ki... Yolda giderken korkularım, kaygılarım ve oraya gittikten sonraki teslimiyetim; ölümü algılayışımın değişmesi, toprağa bakışımın değişmesi, insanlara bakışımın değişmesi ve sorgulamalarımın bitip teslimiyetimin son noktaya gelmesi gibi her şey...
Kahramanmaraş’a ulaşıp şehir ışıklarının bile olmadığı Kapıçam Mezarlığına ulaştığımızda hoca hanımlar ve diğer arkadaşlarla bir anda hafızalarımızın durduğunu
hatırlıyorum. Nasıl durmasın, akıl orada kendini gizlemişti, varlık sebebimiz merhamet ve hüzün üzerine yoğunlaşmıştı sadece.
Erzurum, Maraş'a varan ilk ekip olmuştu. Gecenin karanlığında etrafı görmeden nerede olduğumuzu anlamadan sabaha dek çalıştık… Rüzgârın etkisiyle cenaze arabalarının kapakları açılıp kapanırken yüreğimin sızısı derinlerden kendisini belli etmeye başlamıştı.

Mezarlığın tam karşında orman olduğunu anlamamıştım. Rüzgârın etkisiyle sallanan ağaçlar beni çocukluğuma götürüyor tir tir titriyordum. İlk defa cenaze görüyordum, ilk defa cenazeye dokunuyordum. İl Müftü yardımcımız Müseffa hocamızın” hadi Kadriye daha hızlı” deyişi ile kendime geliyor ve tekrar dalıp gidiyordum.

O gece bitmeyecekti sanki. Bitmiyordu. Korkudan mı titriyordum, soğuktan mı titriyordum; gördüğüm manzaralardan mı titriyordum bunu hiç anlamıyordum.
Sabah olup gün aydınlanınca her şey değişecek sanıyordum. Oysaki asıl dehşet asıl hüznü ve asıl yaraları göreceğimi bilmeden günü karşılamışım. Donmuş topraklarla teyemmüm alırken kendime gelmem için dua ediyordum.
Kıyamet kopmuştu da herkes koşuşturuyordu. Ama hiç kimse bağırmıyor, feryatlar hep sessizdi. Herkes kendi derdindeydi ve hiç kimse hiç kimsenin farkında bile değildi. Sessiz çığlık nedir onu öğreniyordum.
Mahşeri canlı yaşıyor gibiydim adeta. İçimden avazım çıktığı kadar bağırıyordum ama hiç kimseler duymuyordu.
Dualarım en büyük silahım en büyük sığınağımdı. Sığındım, annemin çocukken öğrettiği tüm dualara. Dualarım değişmeye başlamıştı dualarda algılarımla değişmeye başlamıştı hatta.
Mahşer alanında vakit öğleye dayanınca bir İmam Efendi'nin yüksek bir taşın üzerine çıkıp ezan okuduğunu gördüm. İlk defa ezanları bu kadar yürekten ve sanki ilk defa duyarcasına dinledim. Gözlerim dolu dolu ettiğimiz dualar aklıma geldi “Allah’ım minarelerimizden ezanı kesme”nin yerini “Allah'ım dillerimizden ezanı, gönlümüzden Kur'an'ı alma; hıfsımıza Kur'an'a yerleştir” olarak aldı.
Camiler, minareler yıkılmış kelam-ı kadimler yer altında kalmıştı. Kimsenin minarelere çıkıp ezan okuyacak imkânı yoktu. Kimse eline Kelam-ı Kadim alamamıştı, alamazdı da; yoktu ama dilde ve zihinlerde olan Kur’an-ı Kerimler bir anda dile geldi. Peş peşe gelmeye başlamıştı kucağımıza bebeler, teneşire cenazeler. Bebeler, gelinler, anneler, gençler...Hafız kızını alnından öperek bize teslim eden baba kızını biz öptük diye çokça mutlu olmuş, ölmüş yavrusuna bunu duyurmaya çalışıyordu...
Daha sonra o takıları elimde kalan teyze... Çok büyük ve heybetliydi. Öyle çok takısı vardı ki hepsi avuçlarımın içindeydi ve ben dışarı çıkıp “bunların sahibi kim!” diye
bağırdım, hiç kimse sahip olmadı. Dünyada mal mülk için ne kadar çırpındığımızın farkında değiliz demek ki... Bizim tüm hayatımızı sarf ederek kazandıklarımız bir başkasının avucunda oradaki görevliye teslime diliyordu.
Sonra 5-6 cenaze ile yanımıza gelen Suriyeli olduğunu anladığımız adam. Enkazdan kendi çocuklarını, yeğenlerini, komşusunun çocuklarını taşımıştı kabristana. Yaşamadan
anlamak imkânsız. Bütün o hengâmenin arasında sırayla yatırdığı cenazeleri sayıyor, diğer yandan da Allah’a şükrünü eksik etmiyordu. Şükrederken “emanetlerini teslim
ettim” diye ağlıyordu. Omuzundaki ağır yük, teslimiyetin kimsesizliğin tek kalmışlığın çaresizliğin; her şey ama her şey o Suriyeli adamın gözlerindeydi. İnsan sevdiklerini
toprağa verince yükü hafifledi diye şükreder mi şükrediliyormuş onu da gördüm. Kefenlemem için bana verilen o küçük çocuk... Belki 3 belki 4 yaşındaydı, daha da küçüktü, bilmiyorum. Kucağıma aldığımda yaşına göre oldukça hafif geldi. Tam onu düşünürken arkasını döndürdüm. Kafatasından sadece yüzü kalmıştı. Gözyaşlarımın bir anda akması ile hıçkırıklara boğuldum.
Tutamıyordum kendimi artık. İnsan kendine verilen lütufların şükrünü ne kadar az yapıyordu. Beyin ve akıl maddi manevi bizde ne kadar yer kaplıyormuş, meğerse dengemizi sağlıyormuş, bizi ayakta tutuyormuş. Fiziksel olarak beynin yokluğu kucağımdaki ölmüş bebeğin bile ağırlık dengesini bozuyordu.

Peki ya biz diriler? Var olan beynimizi kullanmadığımızda tıpkı kucağımdaki o bebek gibi mi oluyorduk? Belki de dengeyi kaybediyoruz gördüm her şeyi karşılaştırıyor, her şeyi birbiri ile örtüştürüyordum.
Bütün arkadaşlar, durmadan gelen cenazeleri kefenlemeye, kendiliğinde gelişen görevlerimizi yapmaya devam ediyorduk.
Ne oluyor, neler oluyor diye düşünmeye vaktimiz yoktu.

Korku, endişe ve teslimiyet her hallerinden okunan bir grup genç; “abla biz abdest almayı bilmiyoruz bize abdest almayı öğretir misiniz?” dediler. Teyemmüm anlattık orada. Öyle bir haldi ki sadece toprak vardı ve topraktan çıkarılıp getirileni toprağa veriyorduk. O ana kadar teyemmümü sadece susuzluk anında su bulamayan abdesti sanıyordum...
Maraş’ın kırmızı toprağı… Ahh! Her türlü kirimizi örten toprak... Sevdiklerimizi alan toprak... Bize nimet veren toprak... Abdesti bozan toprak... Tekrardan abdestini aldıran toprak...

Neler gelmiyordu ki?
Hele o nişanlısının peşinden gelen genç. Her şeyini kaybetmiş ama nişanlısının bir tutam saçını almak için yalvarıp duruyordu. O genç, bir tutam saçın vereceği teselli ile kendine ayakta durma gerekçesi arıyordu.
Zaman akıp gidiyor muydu, biz mi her şeyden kopmuştuk? Gecenin zifiri karanlığı, elektrik yok, hiçbir şey yok. Tek bir telefon ışığında gidenleri uğurlamaya çalışırken aynı ışıkla ayakta durmaya çalışmak...
Kıyamet kopmuştu. Biz o kıyamette, yerde yatan cansız bedenleri uğurlamaya çalışan diri ölüler gibi kefenlere odaklanmış, gelenlere cevap vermeye çalışıyorduk.
Önümüze getirilen yine genç kız; ölümü değil mi diye tartışırken annesinin içeriye girip
“Hocam bu Kur’an-ı O’nun göğsüne koyar mısınız?” demesi ile yeni bir uyanış oldu. Anne; “Dünyadaki tek arkadaşı buydu, O’nu Kur ’ansız koymayın!” diyerek kefenin arasına küçücük Kur ’anını sıkıştırdı.
Tüm hocalar göz göze geldik bir anda; Kur’an’la yaşayan ölmüyordu biz onu yaşayarak gördük.
Ya o annesinin göğsünde getirilen o bebek... Anne o kadar çok sarılmıştı ki ikisi de öylece donmuştu. Bırakmıyordu çocuğu. İl müftü yardımcımız Müseffa hoca elini başına koydu
selam verdi, “Hadi bırak” dedi “emanetini senin yanına vereceğiz, söz veriyorum” dedi. Kadın, o donmuş, kaskatı kesilmiş bedenin kolları gevşerken hepimizin dudaklarından
“Allahuekber” tekbirleri dökülüyordu.
Öz, anneannelerimizin, babalarımızın, dedelerimizin cenazelerini görmekten ürkerken; binlerce her şekle girmiş cenaze ile konuştuk biz. Tam beş gün. Ölüler, ölümler bizim arkadaşımız oldu.
Ölüm sessizliğini değil ölümün en sarsıcı halini yaşıyorduk. Oradaki herkes şoktaydı,
Maraş şoktaydı.
Hiçbir şeyin farkında değildi Maraş; ama biz öyle olamıyorduk. Durmadan cenazeler geliyordu. Duygularımız açıktı, gördüklerimizi beynimiz tek tek kaydediyor sesler duyuyoruz. Biz şoka giremiyorduk, sadece çaresiz susuyorduk.
İnsan, açlığı, soğuk havayı hissetmez mi? Memleketim Erzurum’un -30’larında bile o
kadar üşümemiştim. Belki de Maraş’ı o kadar soğuk değildi soğuk olan o yerde tam binlercesinin bedeniydi, bize yansımasıydı...
Küçük bir araç insanın nasıl evi olabilirdi? Bir buçuk saat o araçta girip uyumak, dinlenmeye çalışmak, beyninle kalbini karşılaştırmadan yeniden cenazelerim başına dönmek için o araç bize ev olmuştu.
Akşam oluyordu. Mezarlığın tam dibindeyiz, ortasındayız. Defnedilenlerden zerre ses gelmiyordu; ölüm ve ötesi. Ses yoktu hakikat ne kadar sessizdi, Gerçekler o kadar sessizdi ki bir yerde çağırışlar varsa kıyametleri kopuyor demektir. Eğer sükûnet varsa hakikat yerini bulmuş demektir.
Mezarlıkta geçen zamandan sonra şoför Mahmut abiye yalvardık. Bizi buradan biraz uzaklaştır diye. Maraş’ın içine götürdü bizi. Gittiğimizde ayrı bir şok yaşadık… Maraş yoktu çünkü enkaz vardı. O kadar sessiz o kadar sessizdi ki her yer yıkılmış hiç bir yerde hiç kimse yoktu.

Bir anda çocukluğumdaki o çizgi filmlerde ki gibi herkesin ruhu çıkmış ortalıkta dolaşıyor sandım. O şokun ağırlığı ile sokağın ortasında kaldım. Ne ileri ne geri; donmuştum. Müseffa Hoca beni kendime getirdi. Tekrardan araca binip kabristana geldiğimizde olup biteni anlamaya başlamıştım. O duygudan sonra yerde yatan cansız bedenler, ürkütmedi artık. Taş, beton binaların yıkıntılarıyla insanların yıkıntıları bir olmuyordu...
5 günün sonunda görevimizi tamamlayıp evimize döndüğümüzde hayatım artık eskisi gibi olmayacaktı. Olmadı da zaten…

Aradan 4 ay geçtikten sonra, yeniden Maraş'a gittik. Bizlere ebedi yurt olacak mezarlıklardan biri olan Kapıçam mezarlığına gittik…

Hiçbir şey düşünmeden, uzun uzun seyrettim kabirleri. Artık onlar için dünya mahşeri bitmiş, hesaplar kesilmiş, herkes susmuştu..

Güneş, bizden sonra yüzlerce kez doğmuştu.

Her bir mezarın başında sanki o kefenlediğim kadın gibi kadınlar oturmuş sessiz çığlıklarıyla ağıtlar yakıyordular.
Evet, Maraş bir imtihandı.

Büyüklüğünü bilmediğim bir imtihan...

Burası depremin kabristanıydı.

K. BİLİCİ / Erzurum


 


 

 

 

Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.