NAZİR AKALIN’IN “ERZURUM KASİDESİ” NE ANLATIYOR?
Erzurumlulara kişisel bir anlatı değil metafizik bir destan bırakmıştır.

M. Hanefi İspirli
erzurummedya@hotmail.com - 0 537 321 78 98Yitirdiğim şarkıyı dağlarında bulamam
Otuz üç kelle ile cürm işledim adına
Alman Felsefeci W. Dilthey, “Bütün sahih şiirler tarihî olguyla beslenir.” der. Nazir Akalın’ın ele aldığım bu şiiri tamamıyla tarihî olguyla beslenmiş ve Dilthey’in çıkarımı ile örtüşmektedir. Bunun net ve nesnel olarak karşılandığı “Otuz üç kelle ile cürm işledim adına” mısrası da başlı başına Dilthey’i destekler niteliktedir.
Şiirin ismi “Erzurum Kasidesi”. Kaside, bilindiği gibi Arapça "kasada" kökünden gelip kelime anlamıyla "kastetmek, yönelmek, niyet etmek" demektir. Edebiyat terimi olarak, ilk beyti musarra, sonraki beyitlerin ilk mısraları serbest, ikinci mısraları ilk beyitle aynı kafiyede olan ve baştan sona aruzun aynı kalıbıyla yazılan nazım şeklinin adıdır.
“Erzurum Kasidesi” aslında divan edebiyatının şiir şekillerinden olan kaside ile sadece isim olarak ve birkaç noktada aynıdır. Klasik kasidede olması gereken nesîb/teşbîb, girizgâh, maksûd (medhiye), tegazzül, fahriye ve dua bölümleri “Erzurum Kasidesi”nde olmadığı gibi olmasını da beklemiyoruz elbette.
Kaside geleneğinde; methiye, yakarış, övgü, yüksek bir makama yöneliş gibi ögeler bulunur. Bu şiir de biçimsel olarak kaside olmasa da yukarıdaki unsurları çağdaş imgeler üzerinden yeniden kurar. Erzurum burada bir padişah değil, bir ulvî mekân olarak övülür.
Yalnız herhangi bir şairin sadece tek şiirini alarak diğer şiirlerine yaklaşmaya çalışmanın pek de mümkün olmadığını hiçbir zaman unutmamak gerekir. İşte ben de burada pek çok şiir arasından “Erzurum Kasidesi”ni seçerek şairin şiir dünyasını aralamaya çalıştım.
Şiir, klasik kaside formunu çağrıştıran bir isim taşısa da biçimsel olarak tam anlamıyla kaside değildir; belki kafiye yapısı ile bu söylenebilir. Kutsal kapıya yöneliş, yüksek coğrafyaya hitap, benliğin arınma arzusu ve yüceltme gibi kaside geleneğinin ruhunu da yansıtmıyor değil. Şiirde Erzurum sadece bir şehir değil, manevi bir eşik, yalnızlık ve arınma mekânı, benliğin sorgulandığı metafizik bir dağlar ülkesi olarak karşımıza çıkıyor.
Akalın bu şiirde, “Erzurum”u yalnızca bir şehir olarak görmüyor, kendisinin ve ikinci kişilerin kendi karanlığıyla hesaplaştığı bir mekân olarak kuruyor. Şairlerin kullandığı meteforlar, imgeler 90’lı yıllarda birbirine çok benziyordu. İslâmcı şairler ile toplumcu gerçekçiler neredeyse aynı imgeleri farklı çağrışımlar için kullanıyorlardı. Akalın da bu metinde, geleneksel kaside ruhunu modern imgelerle birleştiriyor ve kişisel dramını epik bir tonla derinleştiriyor.
Duygusal yoğunluk, sembolik derinlik ve tasavvufi arayış, şiiri güçlü bir iç hesaplaşma metni hâline getiriyor. Erzurum burada hem coğrafya hem kader hem sığınak hem suçun itiraf edildiği yüksek bir yargıçtır. Hatta şiirdeki Erzurum, şairin kendisidir.
Şair, şiir/metin boyunca o Erzurum’u karşısına oturtup tarihine baktığı yerlerde bile yine Erzurum oluyor.
Bir mahmûr sarsıntıyla seslendim dağlarına
Yere diz vurmak için geldim kutlu kapına
Leylâlar büyümeden girdiğim çıkmazların
Göklerini buladım mehtâpların kanına
Şair, Erzurum’a bir yaşayanı ya da ziyarete geleni gibi değil, günahkâr bir derviş, ağır bir yük taşıyan yolcu, yitirdikleriyle yüzleşen bir ruh formunda yaklaşıyor.
Dağlara (Palandöken ve Kargapazarı) seslenirken mahmûr olan şair daha şiire başlarken içinde bulunduğu ruh halini yansıtıyor. Mahmûrlukla seslenilen dağlara gelirken bahsedilen kutlu kapı da şairin kalbidir aslında.
“Bir mahmur sarsıntıyla seslendim dağlarına”
“Kanımdan renkler serptim dağlarının başına”
“Palandöken dağına…” v.s.
Şiir boyunca karşılaştığımız Erzurum’un dağları, karı, serinliği, sertliği; şairin iç dünyasının alegorik yansımasıdır.
Kar ile soğukluk ve yalnızlığa, dağ ile ulu bir tanıklığa, rüzgâr ile şairle konuşan bir nefese sesleniyor şiirde. Dolayısıyla şehir, fiziki değil, ruhsal bir coğrafya hâline geliyor. Bu, divan şiirindeki “şehir-rûh” özdeşliğinin modern bir karşılığıdır.
Vakitsiz şarkıların dalgalandı dilimde
Yüzümü tutuşturdum beyaz alınyazına
Mecnûn'un hikâyesi gök çekimli değildi
Mumyâlanmış köpükler sızarken her yanına
Şairin şehir ile aynı olan şehir/ayna, ayna/şehir imgelemi şiir boyunca zorlu, çoğu kez acı dolu bir dönüşüme işaret ediyor: Beyaz bir alınyazısına rağmen, Mecnûn olmanın hikâyesi de kolay değildir. Hele hele mumyalanma isteği köpüklerle sızdırılırken...
Şiir, doğal çatışmalardan ziyade yüksek yoğunluklu, metaforik ve sembolik bir dil üzerine kurulu olduğu için köpüklerin nasıl mumyalandığını, bunun nesnel karşılığının ne olduğunu sormuyoruz şaire ya da bunu hiç düşünmüyoruz.
Karanfiller kokuna yeni şerhler düşerken
Kanımdan renkler serptim dağlarının başına
Akşamların yakamı gül çağına düşürdü
Darağacı kurarak beklediğim yarına
Karanfil ölümü ve barışı da anlatır aslında. Akalın, kanından (kırmızı) renkleri dağlara serperken ölüme daha yakın duruyor. “Gül çağı” ile “darağacı” gibi ahenklerin kattığı ses, şiir boyunca sık rastlanan bir durum ve aynı zamanda zıtlıkların barıştırılması. Yoksa darağacı nasıl olur da gül çağı ile aynı yerde anılır? Dağ, kanla bağ kurarak kişiselleşir, şehir ile şair tek bir organizma hâline gelir.
Cemil Meriç, Batı’da ve Doğu’da şiirin akılla ve düşünceyle olan ilişkisinin farklı olduğu kanaati için şunu söylüyor: “Avrupa, zekânın vatanı; Asya gönlün... Zekânın dili nesir, gönlün şiir...”
Akalın ve döneminin şairleri bu anlamda gönlün vatanını inşa ederken olabildiğince rahat hareket ederler.
Şair, tarihi “yorumlamaya” çalışan bir özne değil, tarihe “düşen” bir yolcudur. İçine düştüğü o tarih Erzurum ile birlikte anılmaktadır ve olabildiğince melankoliktir.
Nerede kar kışının göğsüme vuran sesi
Sevda olup sıkıştım serçe yuvalarına
Bir daha yorumlasam Eflatun tarihini
Yitip giderim senin kanlı ıslaklığına
Akalın’ın “Erzurum Kasidesi”ndeki Erzurum’a kutsal bir eşik, kayıpların ve suçların hesabının verildiği yer, dağlarıyla insan ruhunu yönlendiren bir öğretmen, tövbe kapısı, şairin varoluşunu yeniden kurduğu mekân gibi birçok katmana ayırarak bakılması gerekiyor. Mecnûn, mumya, karanfil kokuları, kan ve sık sık vurgulanan dağ(lar) ile şehre hem somut hem de mitik bir kimlik kazandırıyor şair.
Sevda olup serçe yuvalarına sıkışan şair, şehrin içerisinde şehrin gerçeklerinden olan “serçe”yi -şiirimizde pek kullanılmayan bu kelimeyi- ustaca hem de sevda ile anarak, yüreğinin sıkışmışlığını Eflatun tarihine gönderme yaparak yine kanlar içerisinde kullanıyor.
Çıplak kirpiklerimde dalgınlığına mahrem
Mecidiye dönüyor kalbimin enkazına
O kardelen yankını dur bir daha duyayım
Bulutlar çılgın çılgın düşmeden ilkyazına
Akalın, modern şiirde nadir görülen bir “tarihî bilinç” içerisinde yaptığı teşhislerle duygusallıktan uzaklaşmadan Erzurum’un somut varlıkları Mecidiye ve kardeleni anarak Erzurum’unu aramaya devam ediyor.
Akalın, “Erzurum Kasidesi” şiirinde kendi şehrini, kendisinin kurduğu, düşlediği, özlediği, ötelediği Erzurum’u görüyor şiir boyunca. 80 ve 90 sonrası şairlerin de sık sık başvurduğu hem geleneksel hem modern temaların harmanlandığı aşk, tarih, sosyal duyarlılık, coğrafya ve medeniyet gibi konuları işleyen bir üslup ile örüyor şiirini.
O yüzden de şiirlerinde sıradanlıktan uzak, bazen melankolik, bazen umutlu ama çoğu zaman derin izler bırakan bir atmosfer var. Çünkü Akalın edebiyatı sadece şahsi bir ifade aracı değil, aynı zamanda toplumsal, kültürel ve tarihsel bir bilinç taşıyıcısı olarak gören birisi.
“Şiir bilgidir, kurtuluştur, güç ve terk ediştir. Dünyayı değiştirebilecek güçte bir eylemdir şiir. Doğası gereği devrimcidir. Ruhun eğitilmesi ve içsel özgürlüğün yoludur. Şiir bu dünyaya anlam kazandırır, onu yüceltir, bir başkasını yaratır.” diyor Octavio Paz, “Şiir ve Şiirsel Eylem”de
Yitirdiğim şarkıyı dağlarında bulamam
Otuz üç kelle ile cürm işledim adına
Akalın, tam da Paz’ın söylediğini bu beyitte ortaya seriyor hatta bağırıyor. Yiten şarkı Cumhuriyet’le birlikte kaybolup giden Osmanlı’dır. Otuz üç kelle, Erzurum’da Şapka Devrimi’ne karşı çıktıkları iddiası ile idam edilen 33 kişidir ve bunlardan birisi de kadındır.
Birçok kez yazdığım ve benim şiir anlayışım olan “haberdar olmak” konusu yine burada karşımıza çıkıyor. Eğer Şapka Devrimi’ni ve yaşananları bilmiyorsanız Akalın’ın burada kullandığı “Otuz üç kelle ile cürm işledim adına” ile ne anlattığını da bilemezsiniz sadece bir ses olarak kalır orada bu mısra.
Şairin ruhu ile coğrafyası arasındaki benliğinin sürüklendiği, yerle bir olduğu bir ontolojik sarsıntı; atların nallarından (Osmanlıdan) oyunlar içerisinde süzülerek kıyılara düşüyor.
Atının nallarına yapışan bir toz gibi
Ne oyunlara geldim düşüverdim kıyına
Ey sen ki rüzgârını saçlarıma dolayan
Bir kutlu tövbe için yine geldim kapına
Nazir Akalın, çarpışan imgeler arasında duygusal durumları fiziksel niteliklere büründürerek şiirinde ki lirizmi soyuttan somuta taşımıştır. Şiir, modern şiirde nadir görülen bir “tarihî bilinç” içermekle birlikte epik ve tasavvufi, hüzünlü düzlemlerde ilerlemiş ve Erzurumlulara kişisel bir anlatı değil metafizik bir destan bırakmıştır.

