02 Eylül 2026 - Çarşamba
AFYON’DA YOLUM DOSTLAR MECLİSİNE DÜŞTÜ.
Bazı yolculuklar vardır; insan nereye gideceğini bilir ama yolda neyle karşılaşacağını bilmez…
Yazar - Engin GÜLTEKİN
Okuma Süresi: 6 dk.
373 okunma

Engin GÜLTEKİN
engingultekin33@gmail.com -Dostlar Meclisine düşerse yolun,
Gel, gönlünü burada muhabbetle doyur…
Çünkü gözün gördüğü dünya geçicidir,
Gönlün gördüğü dostluk ise ömürlüktür.
Bazı yolculuklar vardır; insan nereye gideceğini bilir ama yolda neyle karşılaşacağını bilmez…
Bazen bir kapı açılır, bazen bir ses duyarsınız, bazen de hiç hesapta olmayan bir davet sizi hayatın unutulmaya yüz tutmuş güzellikleriyle buluşturur.
Afyon’da yolum bir iş merkezine düştü. Bir arkadaşı ofisinde ziyaret etmek için gitmiştim. Fakat ofisi kapalıydı. Geri dönmek üzere merdivenlere yönelmiştim ki, aynı katta küçük bir mekândan bir ses yükseldi:
“Gel, bir çayımızı iç…”
Öyle içten, öyle samimi ve öyle ısrarlı bir davetti ki…
Merdivenlerden inmeye hazırlanırken geri döndüm.
Kapısı açık, belki on beş-yirmi metrekarelik küçük bir mekân… İçeride altı-yedi kişi oturmuş, sohbet ediyordu. Selam verdim. Her biriyle tek tek tokalaştım ve aralarına oturdum.
Çaylarını içmeye başladım.
Daha ilk dakikalardan itibaren anladım ki, orada ikram edilen sadece çay değildi…
Orada ikram edilen muhabbetti.
Kapıda önce “Afyon Dostlar Meclisi” yazısını gördüm. Merak edip sordum:
— Burası bir dernek mi?
Gülümseyerek cevap verdi birisi:
— Yok, burası Dostlar Meclisi… Arkadaşlarla gelip burada oturuyor, sohbet ediyor, muhabbet ediyoruz.
İşte o anda küçücük bir mekânın, insanın gönlünde ne kadar büyük bir yer açabileceğine şahit oldum.
Kendimi tanıttım. Yirmi altı yıl önce Afyon’dan mezun olduğumu söyledim. Eğitimci, yazar ve sosyolog olduğumu ifade ettim. Onlar da kendilerini bana tanıttılar.
Ve sonra…
Hiç tanımadığımız insanların arasında, sanki yıllardır birbirimizi tanıyormuşuz gibi sıcak bir muhabbet başladı.
O küçücük ofiste bir kez daha anladım ki; mekânların büyüklüğü önemli değildir. Maddî imkânların genişliği de muhabbetin şartı değildir.
Bazen büyük salonlarda bulunmayan sıcaklık, küçücük bir odada bulunabilir.
Bazen milyonların harcandığı mekânlarda oluşmayan kardeşlik, bir bardak çayın etrafında kurulabilir.
Bazen en güçlü iletişim araçlarının kuramadığı bağları, samimiyet kurabilir.
Teknolojinin insanları birbirine yaklaştırırken gönüllerini birbirinden uzaklaştırdığı bir çağda, telefonların, ekranların ve dijital dünyanın soğukluğundan uzak böylesine sıcak bir meclis görmek gerçekten güzeldi.
Bu muhabbet beni geçmişe götürdü…
Teknolojinin ve dijital çağın hayatımızı kuşatmadığı, radyonun başlıca iletişim araçlarından biri olduğu zamanlara…
Köy odalarının olduğu günlere…
Akşam olunca insanların bir araya geldiği, büyüklerin konuştuğu, küçüklerin dinlediği; hikâyelerin, hatıraların, nasihatlerin ve tecrübelerin paylaşıldığı o güzel günlere…
O odalarda sadece sohbet edilmezdi.
Hayat öğretilirdi.
Büyüklerin tecrübeleri, gençlerin yolunu aydınlatırdı.
İnsanlar birbirini dinler, birbirini tanır ve birbirine ait olduklarını hissederdi.
Bugün şehirler büyüdü…
Binalar yükseldi…
İletişim araçları çoğaldı…
Fakat ne yazık ki muhabbetler azaldı.
İnsanlar birbirine daha çok ulaşır hâle geldi ama birbirini daha az anlamaya başladı.
Kalabalıklar arttı ama dostluklar azaldı.
Mekânlar büyüdü ama gönüller daraldı.
İnsanlar çoğaldı ama insanlık sanki biraz daha kayboldu…
Hasbihal, yerini menfaat hesaplarına bıraktı.
Dostluk, pragmatizme yenildi.
İnsanlar artık çoğu zaman birbirleriyle insan oldukları için değil, birbirlerine sağlayacakları fayda için bir araya gelir oldu.
Kapitalizmin şekillendirdiği hayat, insan ilişkilerini bile bir kazanç ve çıkar hesabına dönüştürmeye başladı.
İşte tam da böyle bir zamanda…
Afyon’da, küçücük bir ofiste kurulan bu Dostlar Meclisi, bana umut verdi.
Çünkü İslam kültür ve medeniyet tasavvuru, yalnızca büyük camilerden, görkemli yapılardan, kütüphanelerden ve tarihî eserlerden ibaret değildir.
Bir medeniyet bazen bir kapının açık olmasıdır.
Bazen hiç tanımadığınız birine:
“Gel, bir çayımızı iç…”
diyebilmektir.
Bazen bir misafiri kapıdan içeri almak, ona gönülden yer açmaktır.
İslam medeniyetinin kervansaraylarında yolculara açılan kapılar neyse, bugün böyle küçük mekânlarda insanlara açılan gönül kapıları da odur.
Misafirperverlik…
Kardeşlik…
Muhabbet…
Paylaşmak…
Dinlemek…
Ve birlikte insan kalabilmek…
Bunlar bir medeniyetin gerçek yapı taşlarıdır.
Belki de Yunus Emre’nin;
“Gelin, kardeş olalım; işi kolay kılalım. Sevelim, sevilelim. Bu dünya kimseye kalmaz.”
sözlerinin küçük bir tecellisiydi o meclis…
Küçücük bir mekân…
Birkaç dost…
Bir bardak çay…
Ve kocaman bir muhabbet…
Bazen insan yıllarca büyük sözlerin peşinden gider ama hakikatin küçük bir odada, sade bir çayın yanında ve samimi insanların arasında karşısına çıkacağını hiç düşünmez.
Ben o gün Afyon’da bir arkadaşı ziyaret etmek için o iş merkezine gitmiştim.
Arkadaşın ofisi kapalıydı.
Ama başka bir kapı açıktı…
Belki de asıl nasibim o kapıdaydı.
Bir davetle içeri girdim ve orada sadece çay içmedim.
Muhabbetin hâlâ ölmediğini gördüm.
Şehirlerde de köy odalarının ruhunun yaşatılabileceğini gördüm.
İnsanların menfaat olmadan da bir araya gelebileceğini gördüm.
Hiç tanımadığınız bir insanı, sadece insan olduğu için sofranıza ve sohbetinize davet edebileceğinizi gördüm.
Ve en önemlisi…
Medeniyet bağlarımızın henüz tamamen kopmadığını gördüm.
Teşekkürler Afyon…
Teşekkürler Dostlar Meclisi…
Dışarıdan geçen bir insanı, samimi bir çay davetiyle içeri çağıracak kadar güzel bir muhabbet oluşturduğunuz için…
Küçücük bir mekânda büyük bir gönül dünyası kurduğunuz için…
Ve bana, bu satırları yazmaya vesile olacak kadar güzel bir hatıra bıraktığınız için…
Demek ki hâlâ mümkündü…
Kapılarımızı açık tutmak…
Gönüllerimize insan almak…
Bir bardak çayın etrafında kardeş olmak…
Ve bu modern çağın bütün yalnızlığına rağmen yeniden muhabbet meclisleri kurabilmek…
Afyon’da yolum Dostlar Meclisine düştü…
İyi ki düştü...
Selam ve dua ile...
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog
Yorumlar (0)
Tüm Yazıları


