18 Ağustos 2026 - Salı

GÖZYAŞINDAN MERHAMETE, MERHAMETTEN MEDENİYETE..

İnsanların büyük bir çoğunluğu hayatı anlamadan yaşar ve zamanı boşa geçirir.

Yazar - Engin GÜLTEKİN
Okuma Süresi: 6 dk.
203 okunma
Engin GÜLTEKİN

Engin GÜLTEKİN

engingultekin33@gmail.com -
Google News

Bir şarkı sözlerinde derki;

"Artık zamanı geldi
Ağla gözlerim ağla
Giden geri gelmedi
Ağla gözlerim ağla"

İnsanların büyük bir çoğunluğu hayatı anlamadan yaşar ve zamanı boşa geçirir. 

Günler geçer, yıllar birbirini kovalar; insan çoğu zaman içinde bulunduğu zamanın ruhunu, yaşanan değişimin kendisine ve çevresine neler kaybettirdiğini fark edemez. Oysa insanı insan yapan değerlerin birer birer aşındırıldığı, vicdanın ve merhametin giderek zayıflatıldığı bir dönemde yaşıyoruz. 

Zaman ilerlerken yalnızca yıllar geçmiyor; kimi zaman değerlerimiz, duyarlılıklarımız ve insanlığımızdan 
parçalar da sessizce eksiliyor.

Bazen insanın yüreğinde büyük bir sızı, dilinde ağır bir suskunluk, gözlerinde ise biriken yaşlar olur.

Öyle bir süreçten geçiyoruz ki yaşananları anlamak, anlamlandırmak ve olup bitenler karşısında duyduğumuz sarsıntıyı ifade etmek için bazen kelimeler kifayetsiz kalıyor. İnsan ne söyleyeceğini, nereden başlayacağını bilemiyor; çünkü yaşananların ağırlığı, kelimelerin taşıyabileceğinden çok daha büyük bir hâle geliyor.

Sinirleniyorsunuz… Yetmiyor.

Konuşuyorsunuz… Yetmiyor.

Anlatmaya çalışıyorsunuz… Yetmiyor.

Bazen ağlamak istiyorsunuz; fakat gözyaşı bile yaşananların ağırlığını taşımaya yetmiyor.

İşte o zaman Allah’a sığınmaktan başka yolun olmadığını anlıyorsunuz.

Allah’a sığınmanın en güzel ifadelerinden biri de ağlamaktır.

Çünkü ağlamak her zaman zayıflık değildir. Bazen insanın vicdanının hâlâ diri olduğunun en güçlü işaretidir. Bazen gözyaşı, kelimelerin söyleyemediğini söyler. Bazen bir damla gözyaşı, yüzlerce cümleden daha güçlü bir itirazdır.

Oysa bize ağlamayı çoğu zaman zayıflık gibi öğrettiler. Özellikle erkeğin ağlamaması gerektiği söylendi. Ağlamak kadınlara has bir özellikmiş gibi gösterildi. Hâlbuki insanın ağlaması, yerine göre gerçeğe yakışan bir merhamet hâlidir.

Çünkü bizim medeniyetimiz merhamet medeniyetidir.

İslam medeniyeti, insanı yalnızca aklıyla ve gücüyle değil; vicdanıyla, kalbiyle ve merhametiyle de tanımlar. Merhamet, insanın başka bir insanın acısını kendi acısı gibi hissedebilmesidir. Mazlumun ahını duyabilmek, haksızlık karşısında yüreğin sızlaması, bir çocuğun gözyaşından rahatsız olmak, bir annenin feryadına kayıtsız kalamamak, bir insanın onurunun çiğnenmesine karşı içten bir itiraz duyabilmektir.

Merhamet yoksa insanlık da eksilmeye başlar.

Bir toplumda merhamet kaybolduğunda, insani değerler hoyratça ve sessizce yok edilir. İnsanlar birbirlerinin acılarına alışır. Haksızlık sıradanlaşır. Zulüm haber olmaktan çıkar, görüntüler yalnızca birkaç saniye izlenip geçilir. Başkasının acısı bizi ilgilendirmemeye başladığında, aslında kendi insanlığımızdan da bir parça kaybetmeye başlarız.

En tehlikelisi de budur:

Acıya alışmak.

Çünkü insanın kötülüğe karşı en büyük savunması, kötülük karşısında duyduğu rahatsızlıktır. Eğer bir insan zulüm gördüğünde öfkelenemiyor, haksızlık karşısında üzülmüyor, mazlumun feryadı karşısında duygulanmıyor ve yaşananlara karşı gözyaşı bile dökemiyorsa, orada sadece bireysel bir duyarsızlıktan değil, toplumsal bir merhamet krizinden söz etmek gerekir.

Üzerinde yaşadığımız dünyaya bakıyoruz.

Savaşlar, yoksulluk, adaletsizlik, yalnızlık, parçalanmış aileler, değersizleştirilen insan hayatları, güçlünün haklı kabul edildiği düzenler…

Bütün bunları görüp hiçbir şey hissetmemek, insanın tabiatına yakışır mı?

Görüp ağlamamak, duygulanmamak, acı hissetmemek gerçekten insan olmanın bir gereği olabilir mi?

İstiklal marşı şairimiz M.Akif Ersoy mezkür duruma şöyle veryansın eder:

"Irzimizdir çignenen, evladimizdir doğranan...
Hey sıkılmaz, aglamazsan, bari gülmekten utan! ..."

Belki de asıl soruyu artık sormamız gerekiyor:

Biz ne zaman merhameti kaybettik?

Çünkü merhameti kaybettiğimiz yerde medeniyeti de kaybettik.

Medeniyet yalnızca yüksek binalar, yollar, teknolojiler ve ekonomik büyüklükler değildir. Medeniyet, insanın insana nasıl davrandığıdır. Güçsüzün güçlü karşısında ne kadar güvende olduğu, yetimin ne kadar korunduğu, yaşlının ne kadar değer gördüğü, çocuğun ne kadar sevildiği, mazlumun sesinin ne kadar duyulduğudur.

Bir toplumun gerçek medeniyet seviyesi, sahip olduğu servetten önce sahip olduğu merhametle ölçülmelidir.

Çünkü merhamet yoksa teknoloji zulmü büyütebilir, ekonomi sömürüyü derinleştirebilir, güç adaletsizliği kalıcı hâle getirebilir. Akıl ilerleyebilir ama vicdan gerileyebilir.

Bizim yeniden ihtiyacımız olan şey, insanı merkeze alan bir merhamet medeniyetini hatırlamaktır.

Belki bugün ağlamak gerekiyor.

Yaşananlara…

Kaybettiklerimize…

Unuttuğumuz değerlere…

Sessiz kaldığımız haksızlıklara…

Ve en önemlisi, kendi içimizde merhametin ne kadarını kaybettiğimize…

Ama bu ağlayış umutsuzluğun ağlayışı olmamalı.

Allah’a sığınan bir insanın gözyaşı, teslimiyetin ve yeniden dirilişin başlangıcı olabilir. Gözyaşı bazen kalbin temizlenmesidir. Bazen vicdanın yeniden uyanmasıdır. Bazen de insanın kendisine söylediği en samimi cümledir:

“Ben hâlâ hissediyorum.”

Öyleyse artık zamanı geldi.

Ağla gözlerim, ağla…

Ama yalnızca acıya değil; merhameti yeniden bulmak için ağla.

İnsanlığın kaybettiği değerler için ağla.

Mazlumların sessizliği için ağla.

Kalplerimizin katılaşmaması için ağla.

Sonra gözyaşını sil ve ayağa kalk.

Çünkü merhamet yalnızca ağlamak değildir.

Merhamet, ağladığın şey için harekete geçmektir.

Ve belki de medeniyet tam burada yeniden başlayacaktır:
İnsanın yeniden insanı görmesiyle, acıyı yeniden hissetmesiyle, merhameti yeniden kuşanmasıyla…

Biz ne zaman merhameti kaybettikse, medeniyeti de o zaman kaybettik.
Şimdi zamanı geldi: Merhameti yeniden hatırlamanın, insanı yeniden insan kılmanın ve medeniyeti yeniden inşa etmenin zamanı geldi.

İnsanı ağlatan sonra ayağı kaldıran her eylem  değerlidir. Bundan dolayı ağla ve ayağa kalk...

“Resûl’e indirileni dinledikleri zaman, hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün. ‘Rabbimiz! İnandık; bizi de şahitlerden yaz’ derler.”
(Mâide, 5/83)

“Ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar; bu da onların huşûunu artırır.”
(İsrâ, 17/109)

“Şimdi siz bu söze mi şaşıyorsunuz? Gülüyor da ağlamıyorsunuz?”
(Necm, 53/59-60)

Şarkı sözü ile başladığım yazıyı yine şarkının bir dörtlüğüyle bitireyim. 

"Gönül hasta olsa da
Günden güne solsa da
Ağlamak zor olsa da
Ağla gözlerim ağla"

Selam ve dua ile...

#
Yorumlar (1)
Mehmet YAKUT
19.08.2026 10:17
Elinize, gönlünüze sağlık Engin Hocam. İnsanı sarsarak unuttuğumuz, kaybettiğimiz değerleri hatırlatan güzel bir yazı.
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.