BURALAR SİZİN KRALLIĞINIZ DEĞİL
Kimimiz sevgimizi, kimimiz sevdiğimizin ismini, kimimiz ideolojimizi, kimimiz maalesef küfrümüzü bırakıyoruz buralara.

Hatice Başkapan Şahan
haticebaskapan@hotmail.com -Sevgili gençler, biraz sohbet edelim mi sizinle? Düşüncelerinize ihtiyacım var açıkçası. Bana, bize, ülkemize, yarınlarımıza yardım elinizi uzatacağınızı düşünerek bazı şeyler sormak istiyorum. Sahi nedir bu bizdeki duvarlara yazı yazma hastalığı? Sadece duvarlar da değil; yol kenarları, binaların yüzleri, okul duvarları (lavabolara varıncaya kadar), sıralar, masalar, parklardaki ya da yol üstlerindeki banklar, kameriyeler, en önemlisi de tarihî eserlerimiz karalama tahtasından farksız.
Kimimiz sevgimizi, kimimiz sevdiğimizin ismini, kimimiz ideolojimizi, kimimiz maalesef küfrümüzü bırakıyoruz buralara.
Ben öyle biliyorum ki aşk; duvarlara, şuraya buraya değil gönle yazılır. Kirlilik değil güzellik doğar ondan. Eğer aksi oluyorsa, bir sokak başındaki duvara ya da okuldaki sıraya düşüyorsa buna aşk diyebilir miyiz? Aşk düşmez zira, aşk çirkinleştirmez, aşk başkalarının alanlarını kirletmez… Dedim ya aşk güzellikler doğurur.
Bir de sevdiğinizin adını yazma huyunuz var. Tövbeler tövbesi!.. Ne yani, bankta ikinizin adı yan yana olunca kavuşmuş mu oluyorsunuz yahut sevginiz mi büyüyor? Bir kere şunu bilin ki bu bir sevgi ispatı değil. Bu tür şeyler aklı başında olanın hoşuna gitmez. Bana akıllı gerekmez, diyorsanız siz bilirsiniz, diyemeyeceğim çünkü mesele mahremiyet ihlaliyle kalmıyor. Siz gönül mahreminizi ortalığa saçmakta bir beis görmüyor olabilirsiniz ama o “ortalık” sizin malınız ya da krallığınız değil, üzerinde ayaklarınızı yahut parmaklarınızı hoyratça dolaştıramazsınız.
Ya ideolojiler?... Belki hakkında bir satır bile okumadığımız, kimin mahsulü olduğunu bilmediğimiz, kârını, zararını hesaplamadığımız, birilerinin çarkını döndüren düşünceleri diyelim benimsedik; bunu bize ait olmayan yerlere, kamu mallarına, tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan alanlara yazınca ne oluyor; sahi, ne oluyor? Lütfen anlatın biriniz. Dünya mı kurtuluyor, insanların insanlığı mı büyüyor, zulümler mi bitiyor, tüm bebeklere bebekliğini yaşama hakkı mı veriliyor, ne oluyor, ne?..
Terbiyeden yoksun, ölçüden habersiz, ahlaktan uzak hâllerimizin yansıması olarak mı görelim hiç üşenmeden sağa sola yazdığımız, kazıdığımız küfürlerimizi? Küfretmenin kültürümüzde ne kadar ayıplandığını bilirsiniz. E biz bu kültürün çocukları değil miyiz ki söylemeyi geçtim bir de marifetmiş gibi duvarlara yazıyoruz çirkin çirkin sözlerimizi. Ağzımıza yakışmayan şeyler başka yerlere nasıl yakışsın ki?.. (Bu konuya eğilirken erkek çocuklarını, “Hadi aslanım, şuna bir küfret!” diye büyüten, küfrüne gülüp onu alkışlayan ebeveynlerimizi de üzülerek hatırlıyorum. Böyle büyütülen çocuklarımızın bunu kendine hak görmesi, küfrünü rahatlıkla duvarlara yazabilmesi ve hatta bununla gururlanması bizi şaşırtmamalı değil mi?)
Bir yerlere yazı yazılması, bir yerlerin kazınması, boyanması konusunda beni en çok yaralayan tarihî eserlerimize bu tür muamelelerin yapılması oluyor. Erzurum denince akla gelen en önemli tarihî yerlerimizden biri tabyalarımız, biliyorsunuz. Hani bebeğini kundakta bırakıp Türk askerinin yardımına koşan Nene Hatun’un, adlarını bilmediğimiz nice Nene Hatunlarımızın destanlaşan kahramanlıklarının tanığı… Oraya gittiğimde duvarlarında yazılar görmek beni o kadar üzdü ki… Bunun için mi bu memleket kurtarıldı, diye düşünmeden edemedim. Vatanı için çocuğundan, hayatından vazgeçen bir ecdattan sahip olduklarının değerini bilemeyen idraksiz bir nesil mi türedi acaba? Eğer öyle ise oturup hep birlikte ağlayalım.
Bir dakikalığına durup dünyaya bakalım, kullandığımız teknolojik aletlere, ilaçlara, hastanelerimizdeki araç gerece, bilimsel gelişmelere… Biz adına sevgi, adına fikir, adına rahatlama ya da başka bir şey deyip yaşam alanlarımızı kirletirken atı alan Üsküdar’ı geçiyor. Bize de gönüllü kölelik kalıyor. Hem sahip olduğumuz şeyleri bencilce kullanalım, kıralım, dökelim hem de bu memlekette yaşanmaz, deyip şikâyet edelim. Olacak iş mi yani?
Bugün bizim miladımız olsun mu? Bir yerden geçip giderken orada ancak ve ancak güzellikler bırakalım. Bu, elimizden gelmiyorsa hiç olmazsa her şeyi bulduğumuz gibi bırakalım, bir şeylere zarar vermeyelim. Okulumuz mesela, bizden sonra da öğrenciler, öğretmenler gelecek buraya; kullandığımız eşyaları onlar kullanmaya devam edecek. Mahallemizde bizden sonra da oturacak insanlar, bizim geçtiğimiz yollardan onlar da geçecek. Bizden sonra da parklarda oynayacak çocuklar, kameriyede ya da bir bankta çayını yudumlayacak amcalar, teyzeler. Dünya bizden sonra da dönecek ve yarınlar başka insanlarla şenlenecek. Devraldıklarımızı onlara devretmemiz gerekecek. Bizden geriye nelerin nasıl kaldığına dikkat etmemiz gerekmez mi? Nasıl anılacağımız nasıl bıraktığımıza bağlı değil mi?..
Emanetçi olduğumuzu unutmadan geçelim dünyadan olur mu? Bugün her şeyi daha özenli kullanmak için bizim miladımız olsun mu?


