BİR VELİDEN MİLLÎ EĞİTİM’E MEKTUP
Fakat tam da burada size bir soru sormak istiyorum:

Engin GÜLTEKİN
engingultekin33@gmail.com -Sayın Millî Eğitim Yetkilileri,
Bugün okul müdürümüz tarafından öğretmenler grubunda paylaşılan, Erzurum İl Millî Eğitim Müdürlüğü imzasını taşıyan veli mektubunu okudum.
Mektupta çocuklarımızın güvenliği, akran zorbalığı, dijital ortamların riskleri, devamsızlık, okuldan uzaklaşma, rehberlik hizmetleri, erken fark etme, aile-okul iş birliği ve çocukların karşılaşabileceği risklere karşı duyarlılık gibi son derece önemli başlıklara dikkat çekiliyor.
Bunların her biri kuşkusuz önemlidir. Bir eğitimci ve aynı zamanda bir veli olarak bu başlıkların dile getirilmesinden rahatsızlık duymam. Tam tersine, çocuklarımızın karşı karşıya bulunduğu sorunların fark edilmesini ve ailelerin bu süreçte sorumluluk üstlenmesini gerekli görürüm.
Fakat tam da burada size bir soru sormak istiyorum:
Bu mektupta anlatılan eğitim ortamı ile okullarımızda yaşanan eğitim gerçekliği arasında ne kadar mesafe var? Bunu biliyor musunuz?
Çünkü eğitim yalnızca ailelere gönderilen mektuplarla, iyi niyetli tavsiyelerle ve “fark edin, dinleyin, iletişim kurun” çağrılarıyla yürütülebilecek bir süreç değildir.
Çocuğa “Beni dinleyin.” demek kolaydır.
Peki okulda çocuğu gerçekten dinleyecek zaman, insan kaynağı ve kurumsal yapı var mı?
Veliye “Çocuğunuzun davranış değişikliklerini fark edin.” demek kolaydır.
Peki okulda onlarca öğrencinin akademik, sosyal, psikolojik ve ailevi sorunlarını aynı anda takip edebileceği çalışma koşulları var mı?
“Rehberlik servisleriyle iletişime geçin.” demek kolaydır.
Peki her okulun öğrenci sayısıyla orantılı, yeterli ve etkin rehberlik hizmeti var mı?
“Çocuğunuzun devamsızlığını önemseyin.” demek kolaydır.
Peki öğrenciyi okuldan uzaklaştıran nedenleri yalnızca velinin sorumluluğu olarak mı görmek gerekir?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Eğitimde sorunları görmek yetmez; sorunların kaynağına da bakmak gerekir.
Çocuğun okula ilgisinin azalmasını yalnızca ailenin ilgisizliğiyle açıklayamayız. Akran zorbalığını yalnızca çocukların davranış problemi olarak göremeyiz. Dijital bağımlılığı yalnızca velilerin bilinçsizliğiyle açıklayamayız. Devamsızlığı yalnızca öğrencinin sorumsuzluğu olarak değerlendiremeyiz.
Çünkü eğitim bir sistemdir.
Çocuğun davranışı; aileden, okuldan, öğretmenden, arkadaş çevresinden, ekonomik şartlardan, sosyal çevreden, dijital dünyadan, kültürel yapıdan ve eğitim politikalarından bağımsız değildir.
Bir sosyolog olarak biliyorum ki bireysel görünen birçok problem, aslında toplumsal ve yapısal sorunların sonuçlarıdır.
Dolayısıyla çocuğun yaşadığı problemi yalnızca çocuğun davranışında veya velinin ilgisinde aramak, sorunun önemli bir bölümünü görünmez hâle getirebilir.
Öğretmeni de kim dinleyecek?
Velilere çocuklarını dinlemeleri tavsiye ediliyor. Haklı bir tavsiye.
Fakat ben bir öğretmen olarak şu soruyu da sormak istiyorum:
Öğretmeni kim dinleyecek?
Her gün sınıfa giren, öğrencilerin sorunlarıyla karşılaşan, ailelerle iletişim kuran, akademik başarı baskısını taşıyan, sınıf yönetimiyle uğraşan, evrak ve bürokratik işlemlerle meşgul olan öğretmenin yaşadığı sorunları kim dinleyecek?
Çünkü öğretmenin psikolojik ve mesleki iyilik hâli bozulduğunda bundan doğrudan öğrenci etkilenir.
Öğretmeni güçlendirmeden öğrenciyi güçlendiremeyiz. Okulu iyileştirmeden çocuğun hayatını iyileştiremeyiz. Eğitim çalışanlarının sorunlarını görmeden eğitimdeki sorunları çözemeyiz.
Veliden başlayarak sorumluluk beklemek çözüm değildir
Mektubun önemli bir bölümü doğal olarak velilere sorumluluk hatırlatıyor. Elbette veli sorumludur. Fakat eğitim yalnızca velinin sorumluluğu değildir.
Veli, öğretmen, okul yönetimi, rehberlik servisi, il ve ilçe millî eğitim teşkilatı ve nihayet eğitim politikalarını belirleyen merkezî yapı, aynı sistemin parçalarıdır.
O hâlde sorumluluk da yalnızca aşağıya doğru aktarılmamalıdır.
Devletin ve eğitim yönetiminin görevi, veliye “Çocuğunuzu takip edin.” demekle sınırlı değildir.
Asıl görev; çocuğun kendisini güvende hissedeceği, öğretmenin mesleğini huzur içinde yapabileceği, okul yöneticisinin eğitim liderliği yapabileceği, rehberlik hizmetlerinin gerçekten işleyebileceği ve velinin okuluyla güven ilişkisi kurabileceği bir eğitim ortamı oluşturmaktır.
Gerçek çözümler mektuplarla veya sözlü açıklamalarla sağlanamaz.
Bugün eğitim sistemimizin ihtiyacı elbette farkındalık metinleridir. Ama yalnızca metinler değildir.
Velilere gönderilen güzel cümlelerin okul koridorlarında, öğretmenler odasında, sınıflarda ve öğrencilerin hayatında karşılığını görmek istiyoruz.
Çünkü eğitim politikalarının gerçek başarısı, hazırlanan metinlerin estetik ve kapsayıcılığıyla değil, okulun gündelik hayatında meydana getirdiği değişimle ölçülür.
Bir veli olarak şunu bilmek istiyorum:
Çocuğum okulda gerçekten güvende mi?
Bir eğitimci olarak şunu bilmek istiyorum:
Öğretmen, eğitim faaliyetini nitelikli biçimde sürdürebilecek şartlara sahip mi?
Bir sosyolog olarak ise şunu soruyorum:
Çocuklarımızın yaşadığı sorunları gerçekten nedenleriyle birlikte analiz ediyor muyuz, yoksa ortaya çıkan sonuçları yönetmeye mi çalışıyoruz?
Çünkü sorunların belirtilerini sürekli konuşup sebeplerini görmezden gelirsek her yıl yeni mektuplar yazmak zorunda kalırız.
Oysa bizim ihtiyacımız daha fazla mektup değil; daha fazla sahici çözüm, daha güçlü okul, daha nitelikli öğretmen, daha etkin rehberlik, daha güçlü aile-okul ilişkisi ve çocuk merkezli bir eğitim anlayışıdır.
Sayın Millî Eğitim yetkilileri,
Velilere gönderilen mektubu okuduk.
Şimdi biz de sizden bir şey rica ediyoruz:
Çocukları dinlemelerini istediğiniz velilerin sesini siz duyuyor musunuz?
Öğretmenleri dinliyor musunuz?
Yirmi yılı aşkın süredir devam eden ücretli öğretmenlik uygulamasıyla bugün yaklaşık 80 bin ücretli öğretmenin eğitim sisteminin içinde, güvencesiz ve eşitsiz koşullarda çalıştırıldığı bir yapıda; okullara “çocuğun güvenliği, aidiyeti, psikolojik iyilik hâli ve eğitim ortamının niteliği” üzerine mektuplar göndermek, ister istemez ciddi bir söylem-gerçeklik paradoksu ortaya çıkarıyor.
Öğretmenine güvenli ve güvenceli bir çalışma ortamı sunamayan bir sistem, öğrencinin güvenli ve huzurlu eğitim ortamından söz ettiğinde ortaya oldukça trajikomik bir tablo çıkıyor.
Veliden çocuğunu dinlemesini isteyen Millî Eğitim’e, bir eğitimci ve veli olarak ben de şunu söylüyorum:
Önce öğretmenlerin sesini dinleyin. Çünkü öğretmenin duyulmadığı yerde öğrencinin sesi de uzun süre duyulmaz.
Velilerin, öğretmenlerin ve öğrencilerin mektuplarını da okuyun.
Bir veli olarak bunu söylüyorum.
Bir eğitimci olarak bunun sorumluluğunu taşıyorum.
Bir sosyolog olarak da bunun yalnızca bireysel değil, toplumsal bir mesele olduğunu biliyorum.
Çocuklarımızın geleceği için iyi niyetli metinlere değil, metinlerle gerçeklik arasında köprü kuran bir eğitim anlayışına ihtiyacımız var.
Saygılarımla.
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog


