12 Ekim 2026 - Pazartesi
ÖĞRETMENİ SAATİYLE ÖLÇEN SİSTEM, GELECEĞİ NASIL İNŞA EDECEK?(1)
Bütün bunların üzerine iktidar 9 Eylül 2024 yılından başlayarak yeni bir eğitim modelini uygulamaya çalışılıyor.
Yazar - Engin GÜLTEKİN
Okuma Süresi: 7 dk.
210 okunma

Engin GÜLTEKİN
engingultekin33@gmail.com -Ücretli öğretmenlik: Geçici çözümden kalıcı bir istihdam modeline dönüşen eğitim ayıbı
Türkiye'de, 26 Ağustos 2005 tarihli ve 2005/9345 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Millî Eğitim Bakanlığı'nın öğretmen ihtiyacını karşılamak üzere, 657 sayılı Kanun'un 4/C maddesine göre “kısmî zamanlı geçici öğretici” çalıştırılmasına karar verildi. O tarihten itibaren ve AKP iktidarıyla yaşıt olan bu uygulama, aradan geçen yirmi yılı aşkın süreye rağmen aynı dönemden beri devam ediyor. Bu uygulama, mevcut hükümet ve devletin ME anlayışı içerisinde, ücretli öğretmenlik mağduriyetinin ve öğretmenlik mesleğine yönelik itibar kaybının kronik bir sorunu görüntüsü vermektedir.
Bu soruna karşı iktidarın sergilediği duyarsızlık ise dikkat çekicidir. Özellikle Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin döneminde, artık kangren hâline gelmiş bu uygulamaya ilişkin sorunlar ve mağduriyetler, âdeta “görmüyorum, bilmiyorum, duymuyorum” tavrıyla geçiştirilmektedir. Yirmi yılı aşkın süredir devam eden bu kronik sorunun çözümü konusunda somut ve kalıcı bir irade ortaya konulmaması, ücretli öğretmenlik meselesini daha da derinleştirmektedir.
Bütün bunların üzerine iktidar 9 Eylül 2024 yılından başlayarak yeni bir eğitim modelini uygulamaya çalışılıyor.
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli...
Bütüncül eğitim...
Beceri temelli yaklaşım...
Erdem, değer, eylem...
Sosyal-duygusal gelişim...
Öğrenme kanıtları...
Öğrencinin farklı yeteneklerinin keşfedilmesi...
Bütün bunlar elbette konuşulmalı.
Fakat bütün bu kavramların üzerinde duran daha temel bir soru var:
Bu sistemi kim uygulayacak?
Cevap basit:
Öğretmen.
Öyleyse başka bir soru sormamız gerekiyor:
Öğretmenine adil bir çalışma düzeni kuramayan bir eğitim sistemi, öğrencisine adaleti nasıl öğretecek?
Bugün Türkiye'nin eğitim sisteminde bu sorunun en görünür örneklerinden biridir ücretli öğretmenlik uygulaması.
Ve artık bu mesele birkaç bin öğretmenin kişisel mağduriyeti olarak görülemez.
Çünkü ortada sistemik bir problem vardır.
Ücretli öğretmenlik fikrinin ortaya çıkışındaki ihtiyaç anlaşılabilir.
Bir okulda öğretmen eksiktir.
Kadrolu öğretmen atanamamıştır.
Bir öğretmen raporludur, doğum iznindedir veya geçici olarak görevinden ayrılmıştır.
Derslerin boş geçmemesi gerekir.
Bu durumda geçici olarak ders ücreti karşılığında öğretmen görevlendirilmesi anlaşılabilir bir uygulamadır.
Sorun burada değildir.
Sorun, istisna olması gereken bir uygulamanın yıllar içinde adeta kalıcı bir istihdam modeline dönüşmesidir.
Nitekim Türk Eğitim-Sen'in 2022-2023 eğitim-öğretim yılı araştırmasında 81 ilde 78.319 ücretli öğretmen tespit edilmişti. Daha güncel olarak sendikanın 2025-2026 araştırmasında 62 ilden derlenen verilerde ücretli öğretmen sayısı 71.757 olarak açıklandı.
Bu rakamlar bize şunu söylüyor:
Ortada artık birkaç okulun geçici ihtiyacından söz edemeyiz.
Ortada eğitim sisteminin yapısal bir istihdam problemi vardır.
İstanbul'da tek başına 21.947 ücretli öğretmen bulunduğu bildirildi. Aynı araştırmada 55 ilde toplam öğretmen açığının 80.449 olduğu açıklandı.
Şimdi düşünelim:
Bir tarafta öğretmen açığı...
Diğer tarafta on binlerce ücretli öğretmen...
Bir tarafta öğretmenlik eğitimi almış, atanmayı bekleyen insanlar...
Diğer tarafta okullarda öğretmen ihtiyacı...
Ve bütün bunların ortasında yıllardır devam eden bir ücretli öğretmenlik sistemi...
Burada artık yalnızca “ücretli öğretmenlerin hakları”nı konuşmak yetmez.
Türkiye'nin öğretmen istihdam politikasını konuşmak zorundayız.
Ücretli öğretmen neden "ücretli"?
İsim bile aslında bize sistemin mantığını anlatıyor:
Ücretli öğretmen.
Peki diğer öğretmenler ne yapıyor?
Onlar da ücret almıyor mu?
Elbette alıyor.
Buradaki temel fark, ücretli öğretmenin gelirinin esas olarak fiilen girdiği ders üzerinden belirlenmesi.
MEB'in kendi Personel Genel Müdürlüğü açıklamasında, belirli statüler dışındaki ders ücreti karşılığı görev yapanların prim günlerinin bir takvim ayındaki toplam ek ders saatinin 7,5 saate bölünmesiyle belirlendiği belirtiliyor.
Yani mesele yalnızca ücret değil.
Bu sistem aynı zamanda çalışma süresinin ve sosyal güvenliğin de ders saatine bağlandığı bir yapıyı ortaya çıkarıyor.
İşte burada eğitim felsefesi açısından çok ciddi bir problem başlıyor.
Bir öğretmen 40 dakika derse giriyor.
Sonra çıkıyor.
Peki gerçekten işi bitiyor mu?
Hayır.
Ders planlıyor.
Öğrenciyi değerlendiriyor.
Sınav hazırlıyor.
Ödev kontrol ediyor.
Veliyle görüşüyor.
Öğrencinin gelişimini takip ediyor.
Toplantıya katılıyor.
Okul etkinliğine destek veriyor.
Bazen okul çıkışında öğrencisinin sorununu dinliyor.
Ertesi günün dersine hazırlanıyor.
Yani öğretmenlik, sınıfta geçirilen dakikaların toplamından ibaret değildir.
Ama ücretli öğretmenlik sisteminin temel mantığı büyük ölçüde “kaç saat derse girdin?” sorusuna dayanıyor.
İşte asıl problem buradadır.
Öğretmenin emeğini ders saatine indirgerseniz, öğretmenliği de saatlik bir hizmete dönüştürme tehlikesiyle karşı karşıya kalırsınız.
Bir okul düşünün.
Aynı koridor.
Aynı sınıf.
Aynı öğrenci.
Aynı ders kitabı.
Aynı müfredat.
Aynı eğitim sorumluluğu.
Fakat iki farklı öğretmen...
Birinin düzenli maaşı, özlük hakları ve daha kapsamlı sosyal güvenceleri var.
Diğeri ise girdiği ders kadar gelir elde ediyor.
Ders yoksa gelir yok.
Bazı tatil ve resmî tatil günlerinde fiilen ders yapılmadığında ücret yok.
Görevlendirme sona erdiğinde gelir yok.
Prim günleri de fiilen hesaplanan çalışma üzerinden oluşuyor.
MEB'in güncel ilçe duyurularında da ücretli öğretmenliğin, kadrolu öğretmenlerle doldurulamayan veya çeşitli nedenlerle boşalan derslerin eğitim aksamaması için ders ücreti karşılığında doldurulması amacıyla yapıldığı açıkça görülüyor.
Peki o zaman şu soruyu sormayacak mıyız?
Aynı öğrencinin eğitiminden sorumlu olan öğretmenler arasında neden bu kadar büyük bir çalışma güvencesi farkı var?
Sistemin en ağır tarafı belirsizliktir.
Ücretli öğretmenin yaşadığı en ağır sorunlardan biri belki de düşük gelirden bile önce gelen en öncelikli sorun budur.
Her eğitim öğretim yılının başında:
“Bu yıl görev verilecek mi?”
Her ay:
“Kaç saat dersim olacak?”
Her tatil öncesinde:
“Bu ay ne kadar gelir kaybedeceğim?”
Her atama döneminde:
“Ben ne zaman bu sistemden çıkacağım?”
Her yeni öğretmen atamasında:
“Görevlendirmem sona erecek mi?”
Bu sorularla yaşayan bir öğretmenin hayatında ekonomik planlama yapmak kolay değildir.
Kira...
Fatura...
Çocukların eğitim masrafları...
Ulaşım...
Gıda...
Sağlık...
Hepsi düzenli gelir ister.
Fakat öğretmenin geliri düzenli değilse hayatını nasıl düzenleyecektir?
Geleceği belirsiz bırakılan bir öğretmenden geleceği inşa etmesi beklenebilir mi?
Bu, eğitim politikamızın en büyük çelişkilerinden biridir.
Selam ve dua ile...
Yazı devam edecek...
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog
Yorumlar (0)
Tüm Yazıları


